Ana SayfaPortfolyoWebLogGaleriDiğerleri
 

Ying ve Yang, dengenin sembolüDost nedir?
İyi gün dostu nedir?
Kötü gün dostu nedir?

Bu sorular son zamanlarda kafamı çelen şeyler. Biliyorum, hep aynı döngü içinde saplanıp kalıyorum gibi görünüyor, belirli aralıklarla morali bozuk bir şekilde bir adam sitesine hep dostluktan ve kazık yemekten yana dem vurup duruyor. Ama iş öyle değil aslında. Her gün, her an, her olayda bir şeyler daha öğreniyorum. Bir eksik parça daha yerine oturuyor kafamda...

Yine bazı olaylar neticesinde bu noktadayım, fakat farklı bir şekilde bakmayı deniyorum dostluk kavramına: iyi gün dostluğu, kötü gün dostluğu... Onca yıldır, belki yüzlerce yıldır bilmiyorum, ama hep iyi gün dostlarını suçluyorlar. Belki buradaki nükte iyi gün dostlarının sadece iyi günde yanınızda olmasıdır. Fakat öyle bir hale geliyor ki bazen hayat, insan ona bile tamah ediyor. Doğumgününde "bir tane de iyi gün dostum yok muymuş yahu" diyor kendisine.

Başlık ilginizi çekti mi? Ying ve Yang... Doğu felsefesinden bir ikili. Bu iki kelimenin temsil ettiği inanç şudur: her kötünün içinde iyi ve her iyinin içinde kötü olabilir. Bu ilk bakışta çok basit bir anlam taşıyor olabilir ama aslında YingYang simgesinin de göstereceği üzere çok farklı nükteleri var. Tıpkı İslam da olduğu gibi bu inançda da bir dengeden bahsediliyor. Diyor ki herşeyde herşey dengeli olmalıdır. Sadece iyilik kötülük değil, o çok basit bir terim çünkü. Bir dost sadece kötü günde yanımda olunca bana dostluk etmiş olmaz, beni sıkıntıya sokar bu. Beni rahatsız eder. O adam benim iyi günümde de yanımda olmalıdır ki, ona teşekkür edebileyim. Onun her zaman kötü günü olamayabilir, veya benim her zaman ona yardım etme imkanım olmayabilir. Fakat dengeli bir ilişki içinde her zaman beraber, omuz omuza olunursa ancak gerçek dostluk olur bu. Fiziksel ortamda değil sadece, ruhsal ortamda da bu bu şekilde olmalıdır bence.

Peki genelde neler oluyor, oraya gelelim. Genelde şu oluyor, çok erdemli olduğunu düşünen bir takım insanlar süper-kahramanlık yapıp sadece kötü günde yardıma koşunca dostluk yaptıklarını sanıyorlar. Kimileri de iyi günlerde goygoy yapıp ağızlarından köpük gelinceye kadar eğlenmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Daha da kötüleri var ama... Onlar iyi gününde bile yanında olmayı seçmiyorlar, seni itiyorlar. Sen onlara ne kadar iyilik yaparsan yap, iyi gün dostu olmayı bile beceremiyorlar. Bencillikleri, tembellikleri, nefisleri öyle zalim ki, sana iyi gün dostluğunu dahi çok görüyorlar herşeye rağmen.

Bu kadar etkene rağmen, herkesin bir yapısı var. Onlar ne kadar bencil olursa olsun, ben hala değer vermeye devam ediyorum, edeceğim. Bu hamurumda var, DNA'larım bu şekilde kodlanmış Yüce Yaradan tarafından. Ne yapabilirim ki, sanırım genetik bilimi de o genleri bulup değiştirecek kadar gelişmedi. Ayrıca bunu değiştirmek de bir bakıma onlar gibi olup, kendi değerlerini yitirmektir. Bunları kendime söyleyip hayatıma devam ediyorum yıkıldüş de olsa...

Lafı daha fazla uzatmadan sonuca bağlayayım artık bu yazıyı: dost dediğin nedir? kötü gün dostu nedir? iyi gün dostu nedir? ikisi bir arada iyidir, birisi olmasa iş bitiktir...

İnsanlar çeşitli değerler ve bileşenlerden meydana gelirler. Tıpkı farklı atomların birleşip de molekülleri oluşturduğu gibi insanlar da kendilerine çevreden etkileşimle elde ettikleri donanımları ekleyerek değer kazanırlar.

Buna göre, bir insan ne kadar farklı ve etkin donanım katarsa kendine ve ne kadar kompleks bir yapıya sahip olursa o kadar da değerli olmadılır. Normlara bakacak olursak bu böyledir. Fakat gel gör ki, bu karmaşıklık (toplumda kompleks diye tabir edilen ve kötü algılanan şey) bazen ters etkilerde bulunabilir.

Örneğin, bir insan sadece kendisini değil çevresini de düşünüyorsa, yahut sadece kısa vade değil kısa, orta ve uzun vadeyi düşünüp buna göre hareket ediyorsa, toplumun çoğunluğunu oluşturan komplekslikten uzak sığ güruhlarca dışlanacaktır.

Onlara göre o insanın orada konuşması bir baş ağrısı, bir ego tatmini, bir çok bilmişliktir. İnsanlar onun kendini kanıtlama derdinde olduğunu düşünecek ve onun aslında fikirleri tartıştığını anlamayacaktır bile. O kişi orada fikirleri ve ihtimalleri tartışıyor olsa dahi, onlar o konuşmayı bir ukalalık olarak görürler.

Komplekse sahip insanlar kendilerini eleştirdikçe eleştirirler, değiştirmeye çalışırlar veyahut da ego geliştirir ve o güruhtan intikam alırlar ileriki dönemde. Buna örnek olarak okullarda hocaları görebiliriz. Kimileri anlamsız yere zorlaştırır, intikam aldığı bellidir. Kimileri inanılmaz yumuşakça işler aman bir terslik olmasın diye... Kimileri de vardır ki onlar asıl gıpta edilen kişilerdir. Kompleksi olmayan, olması için bir sebebi de olmayan ve olması gerektiği gibi olan insanlardır onlar. İşte onlar kendini eleştiren kompleksli kişilerin model aldığı güruhtur. O kadar az sayıda ve o kadar mükemmeldirler ki, sadece hayranlık duyulur onlara.

Peki bunun sonucunda ne olacak? Tabi ki hayat herkes için aynı şekilde devam edecek. Kader bir algoritma üzerinde işleyen ve belirli yerlerde belirli parametrelerinde Allah tarafından oynama yapılarak yön değiştiren değişik bir yapı. O radikal yön değişimlerinde iş elimizden çıkıyor ama onun dışında hep bizim kontrolümüzde sanırım hayat. O yüzden biraz akışına bırakmak gerekiyor bazı yerlerde. Toplumun çoğunluğunu komplekslikten uzak sığ yaratıklar kapladığı sürece, merkezde yer alan ve tüm yönlere açık kompleks insanlar her zaman mutsuz ve sıkıntı içinde olacaktır. Ta ki Allah onlar için bir radikal nokta sunana kadar :)

Uzun bir aradan sonra selam olsun sizlere. Uzun bir süredir günlüğe yazmıyordum. İlk dönemin bitiminden sonra 2 ay boyunca bir reklam yarışması için çalıştım geceli gündüzlü. Sanal bir ajans kurduk, bense orada sözüm ona kreatif yönetmendim :) Neyim kreatifse artık...

Derken İşletme Kulübü bilişim koordinatörü olmam münasebetiyle kulübe bir site yapma girişiminde bulundum. MarmaraIsletme.org adresinden bakabilirsiniz çalışmama. Sıfırdan bir arkadaşlık sistemi yazmam tabi ki zorladı beni bir yerde ama bakalım, inşallah altından kalkabilirim.

Bunun yanısıra 14 dersim var ve sınavlara 1.5 hafta gibi bir süre kaldı. Kara kara düşünmeye başladım gene anlayacağınız :) Herşey bir yana siyaset gündemimizdeki çalkantılar, dersler, kulüp, reklamcılık ve sair derken az önce GTA IV oyununun son tanıtım filmini gördüm. Filmi izledikçe ağzım açıldı, açıldıkça izledim ve sonunda bitince bir garip oldum.

Bu seriyi ilk oyunundan beri takip ederim. İlk oyun çok şirin, kuşbakışı bir perspektife sahip, eğlenceli ve -ne kadar şiddet içerse de- şeker gibi bir oyundu. İkinci oyun yine kuşbakışı olmakla beraber biraz daha ciddi, daha hayata dair öğe içeren bir versiyondu. Tamam, adam ezsek de, insan öldürsek de bunları küçük çocuklar dahi bir yere kadar oynayabilirdi. Her gördüğün arabayı kullanabilme imkanı çok da soğuk bir teklif olamaz sonuçta :)

Fakat iş 3. boyuta geçiş döneminde biraz değişti. İşin içine çok daha reel öğeler katıldı. Gerçeğe yakın simalar ve olaylar... Ne kadar işi tiye alsa da oyun hayatın gerçeklerini daha çok göz önüne seriyordu. Yine çok küçük çocuklar dışında herkese hitap edebilecek bir oyundu o haliyle.

Derken 2 oyun daha geldi, herşey gitgide ciddileşti ve şimdi 4. oyun... Tanıtım filmini izledikten sonra kendime şunu sorma isteği doğdu: oyunlar nereye gidiyor?

Tamam, belki ben oynayabilirim, oynayınca da terbiyem bozulmaz, gidip sözümona bize göre medeni ama beyni samanla doldurulmuş batılı gençler gibi okulda katliam yapmam ama bir çocuğun kolayca erişebileceği bir konsol ortamına böyle bir oyun yapılması, hatta oyunlar yapılması insanı düşündürüyor.

Uyuşturucu tacirleri, gece kulüpleri, çıplak kadınlar, silahlar, ölüler, yaralılar ve pisliğin en dip noktası... Diyeceksiniz ki 'biz bunu zaten filmlerde görüyoruz'. Ama bu farklı, sen işin içindesin. Ve çocuğun belki o filmleri saati itibariyle uykuda olacağı için izlemez ama bu oyunu oynayabilir bir şekilde.

Amacım oyunu kötülemek değil, çıkmadı henüz, büyük ihtimal fırtınalar koparacak, çok beğenilecek ama bu bir gidişat konusu. Oyunlar eskiden üzerine Mario amcanın poposuyla oturup ezdiğimiz kaplumbağa ve mantarlardan oluşan düşmanlarla bezeliydi sadece. Şimdiyse ışın kılıcıyla boynunu kestiğimiz, elimizdeki Olimpus Zincirleriyle düşmanın boynunu kopardığımız, online olarak onlarca kişiyle birbirimizi yediğimiz ortamlar oldu artık.

İşin kötüsü bu kimseyi ırgalamıyor. Çocuklar ilginç bir şekilde daha çabuk birşeylerin farkına varıyor. Bu kadar erken farkına varmamaları gereken birşeylerin. Bunun sebebi ise bilgi çağında kurumların ve kişilerin hiç bir konuda sınır tanımaması.

İleride çok daha dehşet verici şeyler yapacağız, ben de yapacağım büyük ihtimalle. Tom Clancy'nin Matrix filmlerinden önce yazdığı Net Force kitaplarında tasfir edilen Implant denilen ortamlarda beynimizin o çoook geniş sınırları dahilinde herşeyi yapacağız belki de...

Peki o şeyleri yapan çocuklar ileride neler yapar orasını Allah bilir...

Kader çok ilginç bir yapı. Belli referans noktaları var.
Mesela çok büyük bir değişim yaşayacaksın.
Ne gibi?
Hristiyansın ve kaderin bir noktasında müslüman olacaksın.
Bunun farklı yolları olabilir:
Bir turistik gezide cami ziyaretinde bulunuyorsun, çok etkileniyorsun, o huşu, o huzur ortamı, vs...
Ve araştırıp müslüman oluyorsun.
Veyahut düşmanlık yaptığın kötülük yaptığın bir müslüman sana iyilikle cevap veriyor, bundan etkilenip yine müslüman oluyorsun.

Veya herkes gibi öleceksin günün birinde. Senin için seçilmiş olan yollar, senin seçtiğin yollar ve referans noktalarının etkisiyle belirleniyor ölüm şeklin.

Mesela çok iyi bir insansın, hiç kimseyi kırmaz, kimseyi incitmezsin. Ölürken yanında dua edenler ve destek verenlerle ölüyorsu. Elini tutuyorlar ve tatlı - buruk arası bir gülümsemeyle gözlerinin içine bakmaya çalışıyorlar. O anda hissedeceğin farklıdır.

Veyahut kötü bir adamsın; ailene, arkadaşlarına ve tüm dünyaya kötülüklerin dokunmuş. Kimse seni sevmiyor. Ecelin geliyor bir anda, ama bakıyorsunki etrafta kimse yok. Ne bir ağıt yakan, ne bir damla gözyaşı döken, ne de bir dua eden... Belki de onların yerine tam tersini yapanlar var senin için... Diğer adam ne kadar iyi hissederek ölüyorsa bu adam da o denli, belki de daha beter bir kötü hissiyatla ölüyor.

Yaşıyorsun ama kendi seçtiğin yolla... Ölüyorsun ama kendi seçtiğin yolla... O noktaya varacaksın ama kendi seçtiğin yolla...

İlginç, karışık, karmaşık bir ülkede yaşıyorum. Doğduğum, kendi bilincime kavuştuğumdan beri, hatırladığım şey hep aynı: TV ekranına çıkmış bir siyasetçi millete demeç veriyor, millet de ona 'demeçler' veriyor.

Devamlı bir kargaşa, bir karmaşa, bir toz bulutu var ortada. Kafalar çıkıyor, ayaklar giriyor, kaçmaya çalışanlar geri bulutun içine çekiliyor adeta bir çizgi film misali. Peki sonucunda ne oluyor? Sadece kaos... Besleniyor, gelişiyor, serpiliyor, tabiri caizse cirlop gibi bir yaratık oluyor kaos. Peki kim için? Düğmeye basanlar, lobiler, localar, sahne arkasındakiler, maskeliler, kim derseniz artık. Peki ne oluyor? Herkes biliyor ama aslında kimse bilmiyor...

İlginç bir mizansen içinde, dönüp durup en başa geliyoruz yine. Zaten çok çok uzun zaman önce konmuş olan kavramların tanımı tekrar tekrar değiştiriliyor, genişletiliyor, daraltılıyor ve birilerinin vücuduna göre uyduruluyor. Peki ne oluyor? Olan cahil halka oluyor. Peki ne oluyor? Cahil olan halk daha da cehalete düşüyor.

Bir bakıma sonsuz bir füzyon misali gittikçe kararıyor ortam, sanki Allah'ın sopası dışarıdan o etkili darbeyi vurmazsa asla gidişat tersine dönmezmiş gibi düşünüyor insan. İnsanlar gaflete düştükçe uçurumun olmayan dibine biraz daha yaklaşıyorlar, birileri de gardiyan misali bunlardan fayda sağlıyor. Kimse ne olduğunun, ne yaptığının farkında bile değil. Ama yine de kafasını kaldırmıyor, işine devam ediyor.

"Bağnazsın" diyen bağnazlar, aydınım diyen karartılar sarıyor ortalığı. Kimin kim olduğu belirsizleşiyor, bulanıklaşıyor sahne. En sonunda olacak olan oluyoveriyor: kıyamet.

Şimdi filmi biraz geri saralım: şimdiki zamandayız. Malzemelerimiz neler? Din, siyaset ve cehalet. Bu üçü birleşince ortaya çıkan şey ne? Tabi ki KAOS. Kaos ne işe yarar? Görüş azaltmaya, mide bulantısına ve BOLCA PARA VE GÜCE! Bunu kim elde eder? Kaosun o muazzam ve kontrol edilemez kudretini elde tutan kişiler.

Peki KAOS'un asıl formülü nedir? Zayıf karın ve oldu bittiye getirmelerdir. Galeyana getirebildiğin herşey kaosa müsaittir. Eğer karşındaki bilge ve acelecilikten uzaksa ondan iş çıkmaz, fakat karşındaki şey eğer aceleci, çabuk parlayan, cesur ve ateşliyse (bkz. bizim halkımız) işte o zaman mükemmel bir ortam vardır elinde.

Anlaşıldığı kadarıyla gene kaybettik. Çok uzun zamandır zaten kaybetmiştik, bu sadece kaosun zafer turları... Tarih tekerrürden ibarettir lafını söyleyen bir halk bu hale nasıl düşer, işte o asıl mevzu

İnsanoğlu çok ilginç bir yaratık. Ne tarafa çeksen sünen, çok esnek yapıda bir yapısı var: iyiliğe, kötülüğe, güzelliğe, çirkinliğe, doğruluğa, yanlışlığa, nereye istersen gidiyor... O kadar ilginç bir yapısı var ki, çok komplike ve bir o kadar da sade. Taşıdığı en önemli organ tabi ki beyin, insana şeref sahibi veya yerin altında paye sahibi olmasını sağlayan yegane organ...

İnsanlar yüzyıllar, binyıllar boyunca hep aynı hataları yaptılar. Hep basiretsiz davrandılar, kısa vadeli düşünüp günah işlediler ve cezalarını çektiler/çekecekler. İşin ironik yanı ise insanların hep şeytanı suçlamasıydı. Oysa ki orada o günahı işleyenin kendileri olduğunu unutuyorlardı. Hatayı işleyip 'şeytana uydum' dediler, tetiği çekip 'şeytan doldurdu' dediler, acele edip 'işe şeytan karıştı' dediler. Oysa ki unuttukları bir şey vardı: şeytan fiziksel olarak hiç bir şey yapamayacak kadar aciz, yetersiz bir mahlukattı. Onlara sadece fısıldayıp yapmamaları gereken şeye motive edebilen, lanetlenmiş, aciz bir yaratık...

Bu sene de gelip geçti Ramazan olanca hızıyla. Hamdolsun, şu an itibariyle kaçırdığım oruç yok. Sadece 2 gün zorlanma yaşadım ve problemsiz bir Ramazan geçirdim günlerin uzamasına rağmen. Geçen senelere nazaran daha rahat geçirdiğim Ramazan'da, bazı şeyler de gözlemledim.


BurakGurbuz.com | Kişisel Portfolyo | Blog | Galeri | bblog PHP v5.00 | Tüm hakları saklıdır. İzin alınmadan kopyalanamaz