Ana SayfaPortfolyoWebLogGaleriDiğerleri
 

Son yıllarda yeni bir kavga var: Çevre. Bir tarafta yeşili korumak isteyen, çevreyi ve dünyayı tükenmekten korumak isteyen çevreciler, diğer taraftaysa "işletmenin sürekliliğini sağlamak" isteyen ve karlarını maksimize etmek isteyen sanayiciler, üreticiler.

Yıllardır yeşilci örgütler, diğer tarafın yaptıklarını yanlış ilan ederken o çok sevdikleri doğayı incelemek için canavar kapitalist firmaların ürettiği o süper-teknolojik cihazları kullanmaktan çekinmiyorlar. Diğer yanda da bu ürünleri üreten ve hergün daha da artan rekabet piyasasında farklılaşmak için daha saldırgan olan ve doğayı daha da çok tüketen firmalar yeşil pazarlama diye bir yalan uydurmuş.

Tamam, firmalar kendilerini devam ettirmek zorunda, doğacıların da uğraştıkları bilimi kolaylaştırmak için her türlü bilimsel gereci kullanması hakkı. Fakat iki taraf da uç noktalarda geziyor. Bunu yaparken de riyaya başvuruyorlar.

O kadar üret, o kadar hammadde tüket, o kadar kaz dünyayı, deş toprağı ve geriye birşey bırakma, yeni kaynak oluşması için vakit dahi tanıma ve sonra da "bakın biz yeşil ürün yapıyoruz" de. Çok güzel, biz de kandık tabi ki.

O kadar söz et, o kadar vızırda, o kadar ayağa kaldır ortalığı dünya elden gidiyor diye, sonra da git o kadar çamur attığın firmaların ürettiği cihazlarla yap işlerini. Hoş, en azından bu insanların amacı güzel, araçları kötü.

Bunun bir orta yolunun bulunması şart bence. Artık ayarsız üretim ve tüketimin ayarlanması, tüketime teşvikin de azaltılması lazım. Sırf birileri kar edecek diye, sırf insanlar lüks ihtiyaçlarını kolayca tatmin edecek diye, sırf herşey nefse güzel geliyor diye gelecek kuşakların hakkına kimsenin girmesi gibi bir şey de söz konusu olamaz.

İlk önce olmayan, artık tükenen kaynakların insanlara pazarlanması sonucu parasal kriz patladı yakın zamanda. Artık olmayan paralarla kimse kimseye kredi veremez dedi, siz ne yapıyorsunuz dedi finans sistemi.

Peki bundan ders aldık mı? Görebildik mi dünyanın gittiği yeri. Hadi finans durumu düzeltilir, insan yapısı olduğu için insanlarca tamir edilebilir. Peki ya dünya? Ya bu Allah'ın müthiş eserini tamir edebilir miyiz bir kere kaybettikten sonra? Sonu geliyor diye bangır bangır bağarıyor Planet Earth ile dünyayı sömüren İngiltere. Kendi sandalyesini kendisi tekmeliyor bir bakıma. Peki akıllandık mı? İnşallah akıllanmışızdır, akıllanırız...

Son olarak aklıma gelen bir takım optimizasyonlar var üreticiler için. Sonuçta ufak ufak şeylerle bile muazzam farklılıklar yaratılabilir genel tabloda. Buyurun aklımdakileri görün:

  • Artık tüm şarj cihazları ve adaptörler sınıflandırılsın ve aynı sınıftan olan tüm kablo ve adaptörler tek cins olsun. Mesela tüm telefonlar aynı adaptör girişi ve data kablosu girişiyle çıksın, yeni adaptör ve kablo üretimi frenlensin.
  • Enerji tüketimleri optimize edilsin ve prizlerin hepsine bir alt eşik anahtarı konulsun ki belli bir voltajın altına düşünce elektriği kessin prizler. Örneğin boşta duran bir adaptör tespit edilsin ve elektrik kesilsin.
  • Optimizasyon sonucunda firmalar kapanacaksa eğer, kapanmasın birleşsinler, yeterki geleceği kurtarsınlar.

Furkan. Nedir 'Furkan'? Sadece bir kelime mi? Tabi ki değil, sadece bir isim de değil, bir sıfattır. Doğruyu yanlıştan ayıran demektir. Peki yine soruyorum, nedir Furkan? Furkan, şu evren dediğimiz, dünya dediğimiz, hayat dediğimiz konjektürde bazen bir kıl kadar incelen sınırlarla birbirinden ayrılan doğruyu ve yanlışı idrak etmekle ilgilidir.

Benim ve bir çok insanın inandığı din olan İslam'ın temel fonksiyonlarındandır. Kur'an ın sıfatlarındandır. Aslında her insana belirli bir miktarda verilmiş akıl, zeka, mantık, rasyonalite, ne derseniz deyin, bunlardan ayrı olarak biraz da kalbe bağlı birşeydir. Ha, demeyin hemen, mantık sadece beyindedir. Hayır, mantık ve pozitivizm sadece beyinde değildir, her yerde, her şeydedir. Çünkü şüphesiz ki hepsi Allah'ın bir eseri, bir kelamıdır.

Peki nedir bunca zaman sonra tekrar tüylerimi diken diken edip de, beni bu satırları yazmaya teşvik eden? Az önce izlemeyi bitirmiş olduğum Traitor, yani Hain filmi. Filmde esas alınan konu yapılan şeyler, aslında yapılması gereken şeyler, doğrular ve yanlışlar. Bazen insanların o kadar karışıyor ki ve bu durum filmde o kadar güzel yanstılıyor ki, ağladım adeta.

Gelelim örnekleyeceğim konuya. Konu terörizm ve İslam. Ne kadar güncel bir konu değil mi? Yıllardır bir sürü olay oluyor. Hatta yüzyıllardır. Karşılıklı adımlar atılıyor, ya da tek bir tarafın attığı adımla oluşan kaotik bir ortamda karışmış akıllar saçma sapan adımlar atıyor. İslam'ı gerçekten anlayan birisi, suçsuz bir insanı öldüremez. Buna gücü yetmez, devreleri yanar, şalteri sigortası atar. Kendisiyle çelişir.

Sadece aklı olmayan, veya olduğu halde karışmış birisi yapar bunu. İyiliğe kötülükle, helale haramla ulaşmaya çalışmak kadar saçma, komik bir olgu olamaz ki. Matematikte en kızdığım şeylerden birisidir iki negatif sayının çarpımının pozitif olması. Hoş, burada dikkat çektiğim şey bir mecaz, ama insanlar malesef pozitivizmi insan ilişkilerine uygulamaya çalışıyor. Unutuyorlar insanların kendilerine göre rasyonel olduğunu.

Böyle olunca da, göğsüne bomba bağlayan bağıra çağıra, Allah diye diye -kim olursa, ne dinden ne ırktan olursa olsun- masum insanların canına kıyıyor. Buna hakkı olduğunu, yaptığı bu kötülüğün aslında iyi bir amaca hizmet ettiğini düşünüyor.

Peygamberimiz S.A.V. şaka için bile yalan söylememiş. Kötülüklere yalan söyleyerek, kafa karıştırırarak karşı koymamış. Dosdoğru, ne ise o şekilde iletmiş insanlara.

Bu kadar Ayet, Hadis ve düşünce gücü varken insanlarda, peki neden hala düşünmüyorlar, neden hala dönmüyorlar Allah'ın kelamına? Neden hala kendilerine ihanet ediyorlar? Furkan sıfatı Kur'an ın sııfatıdır ve Kur'an Allah'ın insanlara bir armağanıdır, dolayısıyla Furkan sıfatı da...

Sadece tek bir dayanağım var, o da ibadet ve dua. Artık insanlık için yapabileceğim tek şey bu sanırım. Bir de Tek Doğruluk olan Allah kelamına elimden geldiğince uymak, yanlışlıklardan kaçınmak. Dilerim, bu dediklerimi okuyan insanlardan en azından 1 tanesi bile sorgular kendini ve çevresini...

Aklımı uzun zamandır kurcalayan bir konu, iki seçenek var ve (aslında değişen birşey olmayacak ama) birisini seçecek olsaydım hangisi olurdu diye düşünüyorum. Gelin size işin aslını anlatayım...

Bir yakın arkadaşım bana geçenlerde konuşmanın bir yerinde bir arkadaşından "en yakın arkadaşım" diye bahsetti. Sonra aklıma şunlar geldi: "en yakın arkadaşı ben değilmişim demek ki, eh tabi ki değilim, zira eğlenceye vesaireye asla beni çağırmaz bu adam beni". Bu sözler aklımdan geçerken konuşma ilerledi, başka yerlere, geleceğe dair plan bozuntularına geldi. Arkadaşıma bir süre önce okuldan sonra dil için Avustralya veya Yeni Zelanda' ya gitmek istediğimi söylemiştim, o da bu fikri çok benimsemişti. Tam bunu zikrederken de dedi ki, "Abi seninle giderim ben, diğerleri de söylüyor ama onlarla gitmem. Beni tek anlayan sensin. Hayatta tek güvendiğim kişi sensin". Orada bir an duraksadım.

Garip bir durum vardı. İnsanlar genelde işleri düşünce ilk arayacakları kişi olarak beni seçerken, eğlenceye geldiğinde mevzu, beni unutmayı seçerler. Belki de çok eğlenceli olmadığımdandır, bunu kabul edebilirim, fakat neden iş düşünce ben?

Sonra anladım ki ciddi işlerin adamıymışım ben. Sadece iş varsa aranacak, yoksa da umursanması gereksiz bir adam. Bu hem iyi hem de kötü. En azından boş, beleş, vasıfsız birisi değilim. Sadece eğlencelik, çerezlik bir adam da olabilirdim, ki değilmişim hamdolsun.

Fakat yine de insan düşünüyor, acaba öyle mi olsaydım daha iyi olurdu diye. Çünkü bazen istiyor insan iyi gün dostluğu da yapmayı. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim sanırım bundan ve şimdi daha iyi anlıyorum durumu.

Ben, kötü gün dostuyum...

Ying ve Yang, dengenin sembolüDost nedir?
İyi gün dostu nedir?
Kötü gün dostu nedir?

Bu sorular son zamanlarda kafamı çelen şeyler. Biliyorum, hep aynı döngü içinde saplanıp kalıyorum gibi görünüyor, belirli aralıklarla morali bozuk bir şekilde bir adam sitesine hep dostluktan ve kazık yemekten yana dem vurup duruyor. Ama iş öyle değil aslında. Her gün, her an, her olayda bir şeyler daha öğreniyorum. Bir eksik parça daha yerine oturuyor kafamda...

Yine bazı olaylar neticesinde bu noktadayım, fakat farklı bir şekilde bakmayı deniyorum dostluk kavramına: iyi gün dostluğu, kötü gün dostluğu... Onca yıldır, belki yüzlerce yıldır bilmiyorum, ama hep iyi gün dostlarını suçluyorlar. Belki buradaki nükte iyi gün dostlarının sadece iyi günde yanınızda olmasıdır. Fakat öyle bir hale geliyor ki bazen hayat, insan ona bile tamah ediyor. Doğumgününde "bir tane de iyi gün dostum yok muymuş yahu" diyor kendisine.

Başlık ilginizi çekti mi? Ying ve Yang... Doğu felsefesinden bir ikili. Bu iki kelimenin temsil ettiği inanç şudur: her kötünün içinde iyi ve her iyinin içinde kötü olabilir. Bu ilk bakışta çok basit bir anlam taşıyor olabilir ama aslında YingYang simgesinin de göstereceği üzere çok farklı nükteleri var. Tıpkı İslam da olduğu gibi bu inançda da bir dengeden bahsediliyor. Diyor ki herşeyde herşey dengeli olmalıdır. Sadece iyilik kötülük değil, o çok basit bir terim çünkü. Bir dost sadece kötü günde yanımda olunca bana dostluk etmiş olmaz, beni sıkıntıya sokar bu. Beni rahatsız eder. O adam benim iyi günümde de yanımda olmalıdır ki, ona teşekkür edebileyim. Onun her zaman kötü günü olamayabilir, veya benim her zaman ona yardım etme imkanım olmayabilir. Fakat dengeli bir ilişki içinde her zaman beraber, omuz omuza olunursa ancak gerçek dostluk olur bu. Fiziksel ortamda değil sadece, ruhsal ortamda da bu bu şekilde olmalıdır bence.

Peki genelde neler oluyor, oraya gelelim. Genelde şu oluyor, çok erdemli olduğunu düşünen bir takım insanlar süper-kahramanlık yapıp sadece kötü günde yardıma koşunca dostluk yaptıklarını sanıyorlar. Kimileri de iyi günlerde goygoy yapıp ağızlarından köpük gelinceye kadar eğlenmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Daha da kötüleri var ama... Onlar iyi gününde bile yanında olmayı seçmiyorlar, seni itiyorlar. Sen onlara ne kadar iyilik yaparsan yap, iyi gün dostu olmayı bile beceremiyorlar. Bencillikleri, tembellikleri, nefisleri öyle zalim ki, sana iyi gün dostluğunu dahi çok görüyorlar herşeye rağmen.

Bu kadar etkene rağmen, herkesin bir yapısı var. Onlar ne kadar bencil olursa olsun, ben hala değer vermeye devam ediyorum, edeceğim. Bu hamurumda var, DNA'larım bu şekilde kodlanmış Yüce Yaradan tarafından. Ne yapabilirim ki, sanırım genetik bilimi de o genleri bulup değiştirecek kadar gelişmedi. Ayrıca bunu değiştirmek de bir bakıma onlar gibi olup, kendi değerlerini yitirmektir. Bunları kendime söyleyip hayatıma devam ediyorum yıkıldüş de olsa...

Lafı daha fazla uzatmadan sonuca bağlayayım artık bu yazıyı: dost dediğin nedir? kötü gün dostu nedir? iyi gün dostu nedir? ikisi bir arada iyidir, birisi olmasa iş bitiktir...

İnsanlar çeşitli değerler ve bileşenlerden meydana gelirler. Tıpkı farklı atomların birleşip de molekülleri oluşturduğu gibi insanlar da kendilerine çevreden etkileşimle elde ettikleri donanımları ekleyerek değer kazanırlar.

Buna göre, bir insan ne kadar farklı ve etkin donanım katarsa kendine ve ne kadar kompleks bir yapıya sahip olursa o kadar da değerli olmadılır. Normlara bakacak olursak bu böyledir. Fakat gel gör ki, bu karmaşıklık (toplumda kompleks diye tabir edilen ve kötü algılanan şey) bazen ters etkilerde bulunabilir.

Örneğin, bir insan sadece kendisini değil çevresini de düşünüyorsa, yahut sadece kısa vade değil kısa, orta ve uzun vadeyi düşünüp buna göre hareket ediyorsa, toplumun çoğunluğunu oluşturan komplekslikten uzak sığ güruhlarca dışlanacaktır.

Onlara göre o insanın orada konuşması bir baş ağrısı, bir ego tatmini, bir çok bilmişliktir. İnsanlar onun kendini kanıtlama derdinde olduğunu düşünecek ve onun aslında fikirleri tartıştığını anlamayacaktır bile. O kişi orada fikirleri ve ihtimalleri tartışıyor olsa dahi, onlar o konuşmayı bir ukalalık olarak görürler.

Komplekse sahip insanlar kendilerini eleştirdikçe eleştirirler, değiştirmeye çalışırlar veyahut da ego geliştirir ve o güruhtan intikam alırlar ileriki dönemde. Buna örnek olarak okullarda hocaları görebiliriz. Kimileri anlamsız yere zorlaştırır, intikam aldığı bellidir. Kimileri inanılmaz yumuşakça işler aman bir terslik olmasın diye... Kimileri de vardır ki onlar asıl gıpta edilen kişilerdir. Kompleksi olmayan, olması için bir sebebi de olmayan ve olması gerektiği gibi olan insanlardır onlar. İşte onlar kendini eleştiren kompleksli kişilerin model aldığı güruhtur. O kadar az sayıda ve o kadar mükemmeldirler ki, sadece hayranlık duyulur onlara.

Peki bunun sonucunda ne olacak? Tabi ki hayat herkes için aynı şekilde devam edecek. Kader bir algoritma üzerinde işleyen ve belirli yerlerde belirli parametrelerinde Allah tarafından oynama yapılarak yön değiştiren değişik bir yapı. O radikal yön değişimlerinde iş elimizden çıkıyor ama onun dışında hep bizim kontrolümüzde sanırım hayat. O yüzden biraz akışına bırakmak gerekiyor bazı yerlerde. Toplumun çoğunluğunu komplekslikten uzak sığ yaratıklar kapladığı sürece, merkezde yer alan ve tüm yönlere açık kompleks insanlar her zaman mutsuz ve sıkıntı içinde olacaktır. Ta ki Allah onlar için bir radikal nokta sunana kadar :)

Uzun bir aradan sonra selam olsun sizlere. Uzun bir süredir günlüğe yazmıyordum. İlk dönemin bitiminden sonra 2 ay boyunca bir reklam yarışması için çalıştım geceli gündüzlü. Sanal bir ajans kurduk, bense orada sözüm ona kreatif yönetmendim :) Neyim kreatifse artık...

Derken İşletme Kulübü bilişim koordinatörü olmam münasebetiyle kulübe bir site yapma girişiminde bulundum. MarmaraIsletme.org adresinden bakabilirsiniz çalışmama. Sıfırdan bir arkadaşlık sistemi yazmam tabi ki zorladı beni bir yerde ama bakalım, inşallah altından kalkabilirim.

Bunun yanısıra 14 dersim var ve sınavlara 1.5 hafta gibi bir süre kaldı. Kara kara düşünmeye başladım gene anlayacağınız :) Herşey bir yana siyaset gündemimizdeki çalkantılar, dersler, kulüp, reklamcılık ve sair derken az önce GTA IV oyununun son tanıtım filmini gördüm. Filmi izledikçe ağzım açıldı, açıldıkça izledim ve sonunda bitince bir garip oldum.

Bu seriyi ilk oyunundan beri takip ederim. İlk oyun çok şirin, kuşbakışı bir perspektife sahip, eğlenceli ve -ne kadar şiddet içerse de- şeker gibi bir oyundu. İkinci oyun yine kuşbakışı olmakla beraber biraz daha ciddi, daha hayata dair öğe içeren bir versiyondu. Tamam, adam ezsek de, insan öldürsek de bunları küçük çocuklar dahi bir yere kadar oynayabilirdi. Her gördüğün arabayı kullanabilme imkanı çok da soğuk bir teklif olamaz sonuçta :)

Fakat iş 3. boyuta geçiş döneminde biraz değişti. İşin içine çok daha reel öğeler katıldı. Gerçeğe yakın simalar ve olaylar... Ne kadar işi tiye alsa da oyun hayatın gerçeklerini daha çok göz önüne seriyordu. Yine çok küçük çocuklar dışında herkese hitap edebilecek bir oyundu o haliyle.

Derken 2 oyun daha geldi, herşey gitgide ciddileşti ve şimdi 4. oyun... Tanıtım filmini izledikten sonra kendime şunu sorma isteği doğdu: oyunlar nereye gidiyor?

Tamam, belki ben oynayabilirim, oynayınca da terbiyem bozulmaz, gidip sözümona bize göre medeni ama beyni samanla doldurulmuş batılı gençler gibi okulda katliam yapmam ama bir çocuğun kolayca erişebileceği bir konsol ortamına böyle bir oyun yapılması, hatta oyunlar yapılması insanı düşündürüyor.

Uyuşturucu tacirleri, gece kulüpleri, çıplak kadınlar, silahlar, ölüler, yaralılar ve pisliğin en dip noktası... Diyeceksiniz ki 'biz bunu zaten filmlerde görüyoruz'. Ama bu farklı, sen işin içindesin. Ve çocuğun belki o filmleri saati itibariyle uykuda olacağı için izlemez ama bu oyunu oynayabilir bir şekilde.

Amacım oyunu kötülemek değil, çıkmadı henüz, büyük ihtimal fırtınalar koparacak, çok beğenilecek ama bu bir gidişat konusu. Oyunlar eskiden üzerine Mario amcanın poposuyla oturup ezdiğimiz kaplumbağa ve mantarlardan oluşan düşmanlarla bezeliydi sadece. Şimdiyse ışın kılıcıyla boynunu kestiğimiz, elimizdeki Olimpus Zincirleriyle düşmanın boynunu kopardığımız, online olarak onlarca kişiyle birbirimizi yediğimiz ortamlar oldu artık.

İşin kötüsü bu kimseyi ırgalamıyor. Çocuklar ilginç bir şekilde daha çabuk birşeylerin farkına varıyor. Bu kadar erken farkına varmamaları gereken birşeylerin. Bunun sebebi ise bilgi çağında kurumların ve kişilerin hiç bir konuda sınır tanımaması.

İleride çok daha dehşet verici şeyler yapacağız, ben de yapacağım büyük ihtimalle. Tom Clancy'nin Matrix filmlerinden önce yazdığı Net Force kitaplarında tasfir edilen Implant denilen ortamlarda beynimizin o çoook geniş sınırları dahilinde herşeyi yapacağız belki de...

Peki o şeyleri yapan çocuklar ileride neler yapar orasını Allah bilir...

Kader çok ilginç bir yapı. Belli referans noktaları var.
Mesela çok büyük bir değişim yaşayacaksın.
Ne gibi?
Hristiyansın ve kaderin bir noktasında müslüman olacaksın.
Bunun farklı yolları olabilir:
Bir turistik gezide cami ziyaretinde bulunuyorsun, çok etkileniyorsun, o huşu, o huzur ortamı, vs...
Ve araştırıp müslüman oluyorsun.
Veyahut düşmanlık yaptığın kötülük yaptığın bir müslüman sana iyilikle cevap veriyor, bundan etkilenip yine müslüman oluyorsun.

Veya herkes gibi öleceksin günün birinde. Senin için seçilmiş olan yollar, senin seçtiğin yollar ve referans noktalarının etkisiyle belirleniyor ölüm şeklin.

Mesela çok iyi bir insansın, hiç kimseyi kırmaz, kimseyi incitmezsin. Ölürken yanında dua edenler ve destek verenlerle ölüyorsu. Elini tutuyorlar ve tatlı - buruk arası bir gülümsemeyle gözlerinin içine bakmaya çalışıyorlar. O anda hissedeceğin farklıdır.

Veyahut kötü bir adamsın; ailene, arkadaşlarına ve tüm dünyaya kötülüklerin dokunmuş. Kimse seni sevmiyor. Ecelin geliyor bir anda, ama bakıyorsunki etrafta kimse yok. Ne bir ağıt yakan, ne bir damla gözyaşı döken, ne de bir dua eden... Belki de onların yerine tam tersini yapanlar var senin için... Diğer adam ne kadar iyi hissederek ölüyorsa bu adam da o denli, belki de daha beter bir kötü hissiyatla ölüyor.

Yaşıyorsun ama kendi seçtiğin yolla... Ölüyorsun ama kendi seçtiğin yolla... O noktaya varacaksın ama kendi seçtiğin yolla...


BurakGurbuz.com | Kişisel Portfolyo | Blog | Galeri | bblog PHP v5.00 | Tüm hakları saklıdır. İzin alınmadan kopyalanamaz