Ana SayfaPortfolyoWebLogGaleriDiğerleri
 

Toplumdaki insanların her zaman sağlıklı olmasını bekleyemeyiz değil mi? Hatta etrafınızda gördüğünüz göremediğiniz çoğu insan da kompleksli olabilir aslında.

Öyle ki, günümüzde insanlar içlerindeki eziklikleri bir şekilde başkalarından intikam alarak bastırma peşindeler. Örnek verecek olursam, bugün bir kaç saat evvel, adamın teki ardından her türlü izi bırakmak şartıyla sitemi 'hack'lemeye çalıştı. O kadar aptal ve ezikti ki, kullandığı ucuz yöntemleri bile tam öğrenememiş yavrucak. Bir kaç hack girişiminden sonra bloku koyduk, başarısız denemelerini başka yerlerde deneyecek artık.

Kimi insanlar da ezikliklerini saklarlar hep içlerinde. Aynı bir küp gibi biriktirirler, lahana gibi morarırlar ama kesinlikle size birşey belirtmemeye çalışırlar. Bunlar takdir görmesi gereken tiplerdir. En azından hayatın her türlü yönüyle birlikte yaşanması gereken birşey olduğunu biliyorlardır çünkü. Diğer ezik gibi size zarar vermeye kalkmaz, sadece kendisine zarar vereceğini bile bile saklar içinde.

Bazen ezilen taraf olmak iyidir, kompleksli olmak. Eğer zaten tamamen komplekssiz bir insansanız sağlığınızdan şüphe etmelisiniz. Allah eğer size kompleks taşıma özelliğini vermiş de sizde bu komplekslerden hiç yoksa, bu sizin biraz sorunlu olduğunuzu gösterir bence. Çünkü dünyadan arınmadan komplekssiz yaşanamaz. Komplekssiz yaşayanlar kendilerini dertten tasadan arındırmış, bencil insanlardır kanımca.

Neyse, lafı uzatmayayım. Bu yazımın sonucunda özet olarak şunu söyleyebilirim: SALAK EZİK LAMER, HADİ BİR DAHA DENE DE EVİNİN KAPISINA YOLLAYAYIM İZBANDUT GİBİ POLİSLERİ!


Mükemmel kişi
 aslında biraz ütopik bir kavram ama sanırım bu zamanla oluşabilecek bir şey. Çünkü mükemmel kişi aslında sizin alışkanlıklarınıza uyan kişi. Eğer sevdiğiniz kişinin farklılıklarına alışabilirseniz sanırım o sizin için mükemmel kişi olacaktır.

Bakalım, gelecek bize neler getirecek.

İnsanları bitkilerden ayıran nedir? Sizi ot olmaktan alıkoyan nedir? Duygular...

Peki neden benzersiz bir silahtır duygularımız? Nasıl kullanır insanlar bunları? Cevap aslında gündelik hayatta çok yaşadığımız olaylarda gizli. Çünkü gün içinde o kadar sık yaşıyoruz ki bu olayları, göremesek de bu silahların tehdidi altındayız aslında.

Örneğin almak istediğiniz bir şey var. Pahalı bir fotoğraf makinesi mesela. Para açığınız var ve kapatmanız için çok süre var. Anneniz veya babanızdan istemeniz zor çünkü onlar da ayrı dertteler. Fakat onlara ucundan çıtlattığınızda isteğinizi, çocuklukları akıllarına geliyor. Ailelerinin bu konularda kendilerine olan tutumları, tek bir pantolonla geçirdikleri yılları, kıtlık dönemleri... Ve diyorlar ki, ben yaşadım bari çocuğum yaşamasın.

Ve bingo! Aslında sizin aklınızda kötü bir şey olmasa bile az önce onları bir silahı kullanarak tehdit ettiniz: Duygular! Onları en hassas yanlarından vurarak, yumuşak karynlaryna bilmeden bir tekme indirerek istediğinizin olması için yardım etmeye zorladınız.

Çok acımasızca değil mi... İnsan bazen istemeden de olsa çok gaddarlaşabiliyor. Aslında bazen, duygulardan arınıp, robot olabilmeyi istiyor insan. Ne aşk acısı, ne zaaflar, ne başka bir şey. Ama o zaman da insanlığınızdan geriye bir şey kalmıyor malesef. Çok büyük bir ikilem. Çözene aşkolsun...

Nedendir bilmiyorum ama kendimde bir özgüven eksikliği hissederim hep. Çoğu zaman bir kararı tek başıma veremem, devamlı birisine danışma, acaba verdiğim karar rasyonel mi diye sorma ihtiyacı duyarım.

Bazen öyle şeyler olur ki, bu olaylar sizin hayatınızı baştan aşağı etkileyecek kadar önemlidir ve siz bu olayları yaşayıp yaşamamak konusunda karar vermekte özgür hissetmezsiniz kendinizi. Kendinize "oğlum, bu senin hayatını etkileyecek bir karar, bu kararı ancak sen verebilirsin, o sadece senin hayatın" dersiniz. Ama nafile...

Bugünlerde de böyle bir şey yaşıyorum. Son derece radikal bir konuda karar vermekte zorlanıyorum. Eğer kendime izin verip de yaşamaya, o olayı hayatıma sokmaya karar verirsem ne olur diye sonuçlarından korkuyorum.

Devamlı üzülüyorum, pısırık herifin tekiyim ben diye. Acaba öyle miyim? Acaba çok mu düşünüyorum bir karar üstünde? Acaba yapmalı mıyım? Acaba başkaları bundan etkilenecek mi ve ne diyecekler? Acaba kararın etkisini paylaşan "O KİŞİ" bana nasıl bir tepki verecek?

Bu sorular zihnimi kurcalayıp beni tüketirken, ben de galiba böyle gelmiş böyle gider hesabı yitip gideceğim. Çok korkuyorum çünkü bu konuda daha önce hiç tecrübem olmadı, daha önce bu konuda hiç karar vermedim.

Belki size saçma gelecek ama çocukken ilk bilgisayarımın yanında kuzenim bir de Red Alert oyununu hediye etmişti. O oyunu hiç oynamadığım için korkuyordum, bir türlü yüklemedim. Derken aylar sonra oyunu kurdum ve bitirdim, üzerimden bir yük kalkmıştı.

Ama o olay o kadar basit ve sığ bir konu ki, şu anki durumla karşılaştırmak çok gülünç ve bir o kadar da anlamsız... Of, sanırım çıldıracağım. Yüreğim hop oturup hop kalkıyor. Aklıma geldikçe adrenalin salgılıyorum. Fikri beni ürkütüyor. Bir yandan istiyorum, bir yandan istemiyorum ya da isteyemiyorum.

Acaba böyle olmamda kim suçlu? Psikolojik olarak bu sorunlar nasıl oluştu kim bilir? Belki de bir psikoloğa gitsem iyi olacak, ne dersiniz?

Bıktım artık! Kendimi sorgulamaktan bıktım. Şöyle bir düşündüğüm zaman son yıllarda hep kendimde hata arayıp düzeltmeye çalışmışım. Devamlı acaba yine ne yaptım diye sormuşum.

Bu acabaların sayısı biraz fazla artınca kafamda şişikler, yumurtalar oluşmaya başladı. Ben de dedim, bari bunları boşaltayım, bir daha da bu kadar abartmayayım. Çünkü abarttıkça olay daha içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Sorduğum sorular da aslında aynı şeyler hep. Hep aynı şeylerden şüphe etmişim, hep aynı şeyleri sorgulamışım. Bu olayları değiştirmeye gücümün yetmeyeceğini fark ettim bugün. Sonra da bıraktım. bu soruları. Çünkü yoruldum hakkaten de.

Artık o soruları sormayacağım, ufak tefek şeyleri değiştirir ve düzenlerim belki ama o büyük lokmaları yutmayı düşünmüyorum. Nokta.

Bilincime kavuştuğumdan beri yani hayatı anladığımdan beri dikkatimi hep aynı şeyler çekiyor. Hayat o kadar enteresan ki, aslında bazı şeyleri anlamanız hayatı kolayca açıklayabilmenize ve anlamanıza yardımcı oluyor.

İncecik sınırlarla ayrılmış dengeler bu hayatı devamlı bize farklı gösteren ve yaşatan aslında. Öyle dengeler ki bunlar, aslında onları adam gibi kullanabilsek süper insan olur çıkarız galiba.

Örnek bir denge vermek gerekirse:
İstikrar'a karşı ekstremliği gösterebiliriz. Mesela ben ÖSS sınavına hazırlanırken sene başında bir deneme sınavı olduk. Bu sınavda ham puan olarak en düşük ben almıştım. Ama yüzümün ifadesini görmek istemezdiniz. O sene yurtta kalacaktım. Böylece tüm zevk aldığım teknolojiden uzak bir şekilde kafamı derse verebilecektim. Senenin başında masama MARMARA ÜNİVERSİTESİ İŞLETME yazdım. Sonra 160 dan başlayarak 250 ye kadar 10 arlık artışlarla kutucuklar koydum içlerini karalamak için.

Sonra etüd odasında 9 ay boyunca çalıştık vesselam. O ayları başka bir yazıda anlatayım size. Asıl konu deneme sınavları ve arkadaşlarımla aramdaki farklardı.

Örneğin benim gibi 160 dan değil de 210 dan başlayan arkadaşlarla hep karşılaştırdım sessizce denemelerimi. 9 ay sonunda benim grafiğim yukarı doğru kıvrılan eğimli bir çizgi idi. Arkadaşlarımın çoğununki ise zikzaklar çizen bir dalga şekliydi. Bunu karşılaştırma için değil, sadece öğrendiğim şeyi açıklamak için söylüyorum. 9 ay sonra 210 ile başlayan adamlar 200 bile yapamadılar ÖSS'de.

Tabii ki bu bir nasip meselesi, ama nasip olayı ve sonuçların hepsi belli bir gelişimin ve olaylar dizisinin sonucudur. Sonuçta aradaki fark da böyle oldu.

Dikkat ediyorum, insanlarla döğüşerek başarı kazanan, sivrilen, veya birden çok yükseğe fırlayan insanlar, çok hızlı bir şekilde düşüş yaşıyorlar. Düşüşleri de aynı şekilde gürültülü oluyor.

Fakat kimseye çaktırmadan, kimseyle muhatap olmadan kendi işine bakanlar genellikle ekmeğin orta kısmını yiyorlar. Hayatın tadını da onlar çıkarıyorlar keza. Siz de dikkat edin, göreceksiniz.

Adam zengindi. Hem de çoklarının hayal edemeyeceği kadar. Ülkenin en güzel şehirlerinin en   güzide semtlerindeki dairelerinin sayısını bile bilmiyordu. Ayrıca, iyi   bir antika  meraklısıydı. Elinde tuttuğu zengin koleksiyonun değeri de tahminleri zorluyordu.  Çiftlikleri ve arabaları da vardı tabii. İşlettiği mağazalarda binlerce  insan çalışıyordu. Herkes, 'Keşke onun yerinde ben olsam!' diye düşünüyordu. Gelin görün ki o, bulunduğu   yerden hiç memnun değildi. Her şeye sahip olduğu doğruydu. Ancak, içinde   bir yerde derin   bir boşluk, doyurulmaz bir açlıkla kıvranıyordu. Kendisine 'Baba!' diye   sarılacak bir çocuğu yoktu. Yıllardır eşiyle birlikte bu yanlızlığı, bu eksikliği içten içe hissetmişlerdi. Ama umutla dua etmeye, sabırla beklemeye devam ediyorlardı. Eşi, aynı   zamanda bir ressamdı. Kadın hayal ettiği bebekleri, çocukları büyük bir   ustalıkla yağlı  boya tablolara çiziyordu. Ancak resimleri hep kendine saklıyor,  sergiliyordu. Resmini yaptığı bebekleri, çocukları kendi çocukları gibi seviyordu. Haliyle, çocuklarını parayla   bir başkasına satmak aklının ucundan geçmezdi. Sonunda ihtiyarlık günleri gelip çattı. Artık çocuk sahibi olma hayalleri   bitmişti.   Fakat beklenmedik bir şey geldi başlarına. Ağır bir trafik kazası   geçirdiler. Adam hafif  yaralı olarak kurtuldu. Ancak karısı ciddi bir beyin hasarı ile yoğun bakımda yattı aylarca. Adam karısının sağlığı için servetinin önemli bir kısmını harcadı. Derken, doktorlar   karısının kısmen iyileştiğini söylediler. Kadın eve döndü. Ama artık   eskisi gibi değildi.   Adeta bir çocuk gibi yaşıyordu. Karısının gündelik işlerini yapabilmesi   için bir bakıcı  hanım çalışıyordu yanlarında. Kocasını savaşta kaybetmiş genç hanımı adam   ve eşi evlatları    gibi sevdiler. Eve biraz olsun çocuk cıvıltısı getiren iki küçük çocuğunu   da torunları   bildiler. Bu arada evin hanımı eskiden olduğu gibi resimler yapmaya   çalıştı. Bekleneceği  gibi tabloları eskisi kadar başarılı değildi. Yine de kadının eski  günlerdeki gibi mutlu   olmasına yardımcı oluyorduar hızla aktı. Kadın bir gün beyin   sorunları nedeniyle öldü.   Adam, bakıcı hanım ve iki yetimini değerli hediyelerle evlerine gönderdi.   Çok geçmeden   adam da kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Böylece hayalleri süsleyen o koca servet sahipsiz kaldı. İlk olarak paha   biçilmez   antikalar büyük bir müzayedede satışa sunuldu. İlk parça adamın eşinin   beyin özürlüyken   yaptığı bir tabloydu. Bir özürlünün umutlarını döktüğü, ruhunu ortaya   koyduğu bu mütevazi   tabloya kimse dönüp bakmadı bile. Herkes az sonra önlerine gelecek paha   biçilmez antikaları   bekliyordu. Satıcının 'Artıran var mı?' diye bağırışına salondan tek cevap   gelmiyordu.   Müzayede salonundaki sessizliği, müzayedeye ilk defa gelen bakıcı kadının   sesi bozdu.   Annesi gibi sevdiği bir kadının çocukları gibi sevdiği tablosuna müzayede   salonunda pek   alışık olunmayan bir teklifle müşteri oldu: 'Beş dolar!' diye bağırdı   acemice. Daha fazlası   yoktu cebinde. Umutla bir başkasının kendi teklifini artırmasını bekledi.   Sessizli yine   bozulmadı. Müzayede yöneticisinin 'Satıyorum. Satıyorum..Saaaaat...tım.'   demesiyle tablo   sadece 5 dolara kadının oldu. Müzayede yöneticisi satılan tabloyu bir   kenara koymak yerine   çerçevenin arka yüzünü herkesin görebileceği biçimde yukarı kaldırdı.   Tablonun arkasında  katlanmış küçük bir kağıt parçası vardı. Yine herkesin gözleri önünde  kağıdı aldı ve açtı. Özenli bir el yazısıyla yazılmış notlara göz gezdirdikten sonra kalabalığa    döndü:   'Bayanlar ve baylar; müzayede bitmiştir!' Sonra kağıt üzerindeki notu   seslice okudu:   'Kim eşimin bu mütevazi emeğine değer vererek bu tabloyu satın almışsa,   eşime verdiğim   değerden çok daha azını hak eden servetim de onundur.'
Ailemizde birbirimiz için yaptığımız her işin ardında böyle bir not olmalı   mı dersiniz?   'Karımın benim için yaptığı her şey benim değer verdiklerimden çok daha   değerlidir' gibi.  Kocamın benim için yaptıkları onun sahip olduklarından çok daha paha  biçilmezdir' gibi. Ve çocuklarızın bizim için sevgiyle yaptıkları, kendi ruhlarını taşırıp da    ortaya koydukları   güzel şeylerin ardında yazılı bu notu okuyabiliyor muyuz?     Dünya belki de bir açık artırma salonudur. Gördüğümüz her şeye birileri    bir paha biçer.   Sırf başkalarının biçtiği değerler üzerine yeni değerler eklemek için   ömrümüzü bizim için   en değerli olanları unutarak, hatta bazen kırarak tüketiyor olabiliriz.   Sevimli bir çocuğun   babası ve annesi olmanın değeri borsalarda ölçülemiyor. Fedakar ve sadık    bir eşin bizim   için yaptıklarını hiçbir insan kaynakları uzmanı hesaplayamıyor. Oysa,   hepsi antika..   Kimsenin görmediği, kimsenin fark etmediği kadar özel ve güzel değerler.  'Müzayede' bitmeden birbirimize ziyadesiyle değer verelim. Olur mu?

BurakGurbuz.com | Kişisel Portfolyo | Blog | Galeri | bblog PHP v5.00 | Tüm hakları saklıdır. İzin alınmadan kopyalanamaz