Ana SayfaPortfolyoWebLogGaleriDiğerleri
 

Son günlerde kendi içimde yaşadığım fikir ayrılıklarından dolayı çok düşünüyorum, çok karşılaştırıyorum, çok tartıyorum.

Benim kendime göre bazı kurallarım var. Bu kuralların oluşmasının nedeni ben miyim, yoksa olaylar mı, bilemiyorum. Fakat bu kurallarım zaman içinde benim için bir yasa haline dönüştü adeta. Tıpkı hipotezlerin teorilere, teorilerin de yasalara dönüştüğü gibi.

Gel zaman git zaman, bu kurallara alışmış bir halde yaşarken, arada sırada kafamı kaldırıp bir bakıyorum ki çoğunluk (yani benim dışımda neredeyse herkes) bu kuralların dışında yaşıyorlar. Benim mutlu bir şekilde yaşadığım bu kurallar, çoğunluğun etkisinden dolayı bir süre sonra beni kuşkuya itti. Kendime bakıp, "acaba çok mu tersim?" dedim. Çünkü onlar benim sıkı sıkıya içinde bulunduğum bu düzenden çok uzak bir şekilde yaşıyorlardı. Ben de istiyordum onlar gibi yaşamayı ama hem korkumdan, çekingenliğimden, hem de kurallarıma sıkı sıkıya bağlı olduğumdan yapamıyordum bunu.

Sırf bu ikilemlerden dolayı mutsuzlaşıyorum, huysuzlaşıyorum, yüzüm asılıyor. Etrafımdaki insanlara belli etmemeye çalışıyorum ama bu ikilemler beni yiyip bitiriyordu. Sonunda kendi kendime yine bir fizibilite yaptım. Karşılaştırdım, şartları gözden geçirdim, neyin neden olduğunu ve nasıl olabileceğini düşündüm.

Sonunda anladım ki bunların hepsi bir kader meselesi. Onun ağ gibi örülmüş yol haritasında hayatımızı yaşarken bunları yaşamamız çok büyük bir planın küçük bir parçasıymış meğer. Yani bulunduğumuz durum çok da kötü değilken onu kötü görmek de bir kadermiş. Onlardan farklı olmak da bir kadermiş...

Kimileri öyle mutlu olurken kimileri de böyle mutlu oluyormuş. Kimileri mutlu olmamayı kader olarak almışlar omuzlarına. Sonra bu anladıklarımı sindirdim beynimin ortasındaki midede. Onu nöronların arasından geçirip iyice emdirdim, vitaminlerini dağıttım beynin tüm kıvrımlarına sonra da bana rahatsızlık veren tüm artıklarını boşalttım kafamdan; kurtuldum bütün o beni rahatsız eden fikirlerden.

Açıkçası arkadaşlar, hayatta bazı şeyleri kabul etmek lazım. Onları zorlamazsanız daha mutlu oluyorsunuz. Sizlere oturup elinizdeki ile yetinmenizi söylemiyorum, fakat daha fazlasını alacağım diye veya benden başka bir ben olacağım diye kasmanızı önermiyorum size. Çünkü bu sizi yanlızlığa mutsuzluğa itiyor. Devamlı yiyip bitiriyor sizi. Kendinizi sevin, kendinizi olduğu gibi kabul edin. Daha iyisi için çabalayın ama abartamayın...

Hayatım boyunca başıma gelen hadiselerde, kendimde olan hataları aradım durdum. Devamlı olarak bir şeyleri düzeltmeye çalıştım. Bazen bu düzeltmeye çalıştığım şeyler benden kanaklandığı için bir yere kadar halledilebilir şeylerdi. Fakat eğer yanlışlıklar karşı taraftan kaynaklanıyorsa bunu düzeltmeye çalışmak bile yeni bir hatanın oluşmasına meydan verebilir dostlar.

Örneğin birisi size hoşunuza gitmeyen bir laf söylediğinde bunu kendisine söylemeniz (uygun bir dille tabi ki) belki sorunu halledebilir. Ama bir ihtimal sorun daha da büyüyebilir. Mesela en neşeli anınızda bir espri yaptığınızda yanınızdaki kişi küt diye bir laf söyleyip sizi bozduğunda onu söyleyip söylememeniz gerektiğini önce bir düşünün ona. Çünkü bazen sabretmek söylemekten daha karlı olabilir.

Sabretmek derken, bir yanağınıza tokat yediğinizde öbürünü uzatmaktan bahsetmiyorum tabi ki. Söylemeye çalıştığım şey, o hatayı yapmamaya çalışıp, biraz daha dikkatli davranmanızdır. Bu biraz zor fakat yapılamayacak birşey değil. Sadece birazcık alıştırma gerekli ;)

Bu dünya çok değişik, çok enteresan bir gezegen dostlar. İnsanların kimisi ağlarlar, sana dert yanarlar ama aslında büyük sandıkları o dertleri hiçbir şey değildir. Ama kimi insanlar vardır ki, ağlamazlar, yüzlerinde devamlı tebessüm vardır.

Ama o gülen yüzün arkasında birçok derdin yükü altında ezilmemek için direnen, elindeki imkanlarla yetinen, mutlu olmaya çalışan birisi vardır. Derdi çoktur ama, bu kendisini ilgilendirir. Mecbur kalmadıkça kimse de bilmez onun dertlerini.

Bazen düşünürüm: acaba derdini belli etmek mi iyi, yoksa kalender olup kimsenin bilmesi gerekmez diyerek içine atmak mı iyi diye. Aslında ikisinin de iyi ve kötü yanları var.

Ağladığın zaman, yani derdini söylediğin zaman nadir de olsa karşına çıkan iyi bir insan sana yardım etmek için birşeyler yapabilir. Fakat bu küçük bir ihtimaldir. Ayrıca zaten sana zor dayanan, veya onun için çok birşey ifade etmediğin kimseleri kendinden uzaklaştırmış olursun.

Diğer yandan kalender insan olup, derdini kendine saklar, gururunla yola devam edersen, bu sefer de birisinin yardım etmesini beklememen lazım. Çünkü yüzü gülen bir insan için şunu söylerler her zaman: "ne güzel, hep gülüyor, derdi yok bunun galiba". Aslında haklılar da...
Çünkü eğer yüzün gülüyorsa kimse "bu adam ne kadar mutsuz yahu" demez :)

Fakat ikincisinin sana getirdiği fayda, onur ve gururdur. Eğer senin için değerler çok önemli ise, tek seçeneğin var: gülmek ve devam etmek.

Hayat değişik dedim ya, işte bu da bir ikilem. Acaba hangisini yapmak lazım? Bu sorunun cevabı soruyu nasıl sorduğuna bağlı:
Eğer soru "Hangisi daha doğru" ise tabi ki gülmekten yanadır cevap.
Fakat soru "Hangisi pratikte daha faydalı" ise diğer seçenek, ağlamak daha ağır basıyor.

Umarım kimse bu soruları sormak zorunda kalmaz, soranlara da Allah'tan sabır ve yardım diliyorum.

Ben normalde hiçbir şekilde kıskanç olmayan birisiyim. Birisi birşey aldığı zaman asla kıskanmam, onun için mutlu olurum. Birisi benden daha başarılı olduğu zaman bunu sindirebilirim. Tamam, o konuda daha fazla çalışırım, daha başarılı olmak için uğraşırım. Ama asla hırs ve kıskançlık yapmam.

Her ne kadar böyle mülaim, naif bir insan evladı olsamda belli bir raddeden sonra insan değişebiliyor. Daha önceki yazılarımda söylediğim gibi yaklaşık bir aydır bir işyerinde çalışıyorum ve evimde tek başıma kalıyorum. Her ne kadar bunlar güzel şeyler olsa da insan yanlız kalınca belli bir süre sonra gıcıklanmaya başlıyor. Tıpkı benim gibi...

Mesela arkadaşımdan 5 gündür haber alamıyordum. Meğer adam tatile gitmiş başka bir arkadaşıyla. Ben de çalışıyorum diye aramamış köftehor :) Ben bundan kıl kaptım. Ama kıskanmadım. (Varan 1)

Geçen gün annemle telefonda görüşürken laf arasında bana Arsuz'a tatile gittiğini söyledi. Ben bu şok edici durumdan sonra (neden şok edici olduğunu tahmin edebilirsiniz) dumur oldum. Dedim ki kendime, "yahu tek salak sen misin? neden güzelim tatili bırakıp da işe girdin, eşek gibi çalışıyorsun? Çık gez, toz, eğlen. Gençliğin tadını çıkar!". O andan itibaren tüm tatile gidenleri ve eğlenenleri kıskanmaya başladım. Onlara diş bilemeye başladım. Ne zaman ki birisi tatil lafı eder, ona kükrer oldum :)

Gel zaman git zaman artık iyice bu konu beni sinirlendirmeye başladı, ben de hırsımı bu kara sayfalardan aldım. Artık burası benim kıskançlığımı ve hırsımı kustuğum yerdir dostlarım. Bu böyle biline.

Ve unutmayın ki, en naif ve mülayim insan bile bir gün kıskanç olabilir. Tıpkı benim gibi...

Nıhahahahaaaaaa! (Erol Taş ve diğer kötü adamların gülüşü)


BurakGurbuz.com | Kişisel Portfolyo | Blog | Galeri | bblog PHP v5.00 | Tüm hakları saklıdır. İzin alınmadan kopyalanamaz