Ana SayfaPortfolyoWebLogGaleriDiğerleri
 
 Bakıyorum da herkes aşk diyor, başka bir şey demiyor. Neymiş bu aşk denilen meret! Ben aşkı bir sürece bağladım. Aslında tıpkı hayattaki çoğu şey gibi belli safhaları var. Gelin görün neymiş bunlar:
1. Adım: İLK GÖRÜŞ
Yolda yürüyorsunuz, kampüste kantinde oturuyorsunuz veya otobüste bi yere gidiyorsunuz. Her neyse. O anda gözleriniz kenetleniyor. Birbirinizi kaba tabirle kesiyorsunuz. (Bu tek taraflı olabilir )
2. Adım: CANAVARIN OLUŞUMU
O anda birşey yapmadıysanız akşam eve gittiğinizde gözünüzü kapatırsınız. Ondan hoşlandınız ya, ille de ilerisini düşünmelisiniz. Bir süre sonra yüzünüz şabalak gibi gülerken kendinize gen soruyu sorarsınız: "Aşık mı oldum ne?". Bu andan itibaren olay bitmiştir. Canavar yaşıyordur!
3. Adım: CANAVARIN İNTİKAMI
Aşk canavarı bize güzel gibi gelse de hilkat garibesinin tekidir. Yaşamaktan nefret eder. Onu yaşama geçirdiğiniz için sizden intikam almak ister ve size diş biler sinsi sinsi. Gel zaman git zaman, aşık olduğunuz kişi ile ayrılırsınız veya platonik bir aşksa vazgeçmenin acısını tadarsınız. İşte o anda hissettikleriniz canavarın intikamıdır.
4. Adım: TÖVBE
Sonra dersiniz ki, bi daha canavar felan istemiyorum. Tabi gönül bu, aka da konar, canavara da. Siz ne kadar canavardan nefret etseniz de, o ne kadar sizden nefret etse de yine de geri gelir. Birbirinize ihtiyacınız vardır çünkü.

O canavar her defasında bir gözünüzü adeta bir karga gibi çıkarır ve çekip gider. Siz de yerine protez takarsınız. Sonra başka bir canavar gelir öbürünü kör eder. O da protez olur. Sonra kevgir gibi ortalıkta dolaşıp, aşktan bahsedersiniz böyle

Ya, nasıl anlatsam bilmiyorum ki. Hala çenelerimin eklemleri ağrıyor. Sabahtan beri gülüyorum. Bugün ne yaptın derse birisi, verebileceğim tek cevap: GÜLDÜM.

Ya, hakkaten de enteresan. Sabah okula gittim. Derse girdim. Derste pek gülecek birşey yoktu. Eh haliyle tabi, ders YÖN. DÜŞ. SİS. gibi bir şey. Dersten çıktım hemen kantine uçtum. Bir arkadaş geldi Çapa Tıp'tan. Adam birisiyle tanıştırmam için buradaydı. Onla birlikte bizim arkadaşların yanına oturduk. Başladı bütün olaylar o anda. Gırgır, şamata...

Espiriler havalarda uçuşuyor. Milletle dalga geçmekten, millete gülmekten öldüm orada. Ardından akşam iktisat dersine girdim. Orada da arkadaşlar geldi yanıma oturmaya. Derste kah hoca birileriyle dalga geçiyor, kah ben arkadaşla dalga geçip gülüyorum, ama devamlı gülüyorum.

Akşam eve geldim suratım Hİ HİİİĞĞĞ diye yarım ay şeklinde. Herkese selam verdim. Açtım bilgisayarı, milletle tavla atıyorum, acaip zarlar geliyor gülüyorum. Arkadaş birşey söylüyor, komik, ona da gülüyorum. Arkadaş kendi blog sitesine iki yazı yazmış, onu okuyup gülüyorum. İnternetten kelime bulmaca oynadık, millet dalaşıyor ona gülüyorum.

Artık korkuyorum, yarın başıma kesin bir şey gelecek diye, hayırlısı...

Şartlar insanı nelere zorluyor yahu! Güya uğraşıp, didinip, 1. öğretimi kazandım. İlk senenin ilk döneminde dersleri fazlasıyla astığım için birazcık(!) kaldım iki dersten.

Hadi kaldım diyelim, ikinci seneye alttan alacağız diyelim, insan sınıfları ve hatta amfileri bu kadar küçük yapar mı kardeşim? Kaldığımız derslere girelim diyoruz, gündüz derslerinde ancak o senenin öğrencileri sığıyor, hatta onlar da sığmıyor :S

Size örnek: Normalde iktisada giriş dersi 1. sınıfın 1. yarıyılında verilir bizim okulda. Hocamız sağolsun biraz zor sorardı emekli (ölene rahmetli, o dersi bırakana emekli denir türkçede ;)). Öyle ki, normalde toplamda sadece birinci sınıfların (300 kişi) girmesi gereken sınavlara, toplamda 1200 kişi girerdi. Ta 97' den derse girenler vardı, adamlar torunlarını da alıp gelmişler. Ellerini filan öpüyoz amcaların. O fazladan 900 kişi anlayacağınız, geçmiş yıllardan kalıp dersi alttan alanlardı.

Diğer ders de matematik. Sınıfa girmeye yelteniriz, bir bakarsın ki millet dolmuşta gider gibi ayakta dinliyor dersi. Hocamız (ki kendisi Harvard mezunu galiba) karizmatik bir gülüşle selam çakar ve suratımıza kapıyı kapatır. Biz de kıçımıza baka baka gideriz.

Baktım ki olmuyor, bu işler böyle gitmiyor, ben de dedim ki evim yakın, bari 2. öğretim derslerine gireyim de orada ilim irfan öğreneyim. Son 3 haftadır arkadaşlarımı haftada 2 (yazıyla iki) gün görüyor, çoğu derse akşamları giriyorum. Anlayacağınız 1. öğretim parasına 2. öğretimde ders görüyorum :D

Her sene, Ramazan bir an önce gelsin diye sabırsızca beklerim üç aylar başladığında. Bereketli sofralar, şişmiş göbekler (hem de nefes alamayacak kadar), bol ibadet, bol sevap... Tadı bambaşkadır bu ayın.

Çocukluğumda sahura kalktığımı hatırlarım. Çok güzel bir tadı vardı. Günün en güzel saati bence sabah ezanının okunduğu zamanki vakittir. Çünkü ortam sessiz, sakin, olabildiğince gürültüden uzaktır. Bu derin sessizlikte güzel bir müezzin ezan okur. Sabah ezanlarının makamı da daha güzeldir bence. Bilmiyorum, belki de hocanın uykulu olmasındandır ama bence sabahları daha güzel okuyorlar :)

Bütün gün oruç tutup akşam iftar olmasını beklersiniz. İftar vakti gelip çattığı zaman duanızı eder ve yemeğe başlarsınız. Açlıktan olsa gerek, yediğiniz yemeklerin tadı öyle güzel gelir ki, sanki hayatınızın en iyi yemeğini yiyorsunuzdur.

Ramazanların bir başka güzelliği daha vardır. İnsanlar adeta bu Ramazanı bekleyerek, birdenbire akşamları dışarıda iftara çağırırlar sizi. Kâh Galata kulesinde açarsınız, kâh dürümcüde, kâh Sultanahmet'te... Hatta gidersiniz iftar çadırında açarsınız sırf zevk için. Zevk için o sıkışıklıkta yemek yersiniz.

Ramazan gelince herşeyde bir bereket olur. Siz mütevazileşirsiniz. Eğer yeterince inancınız varsa, birçok günahtan el ayak çekersiniz. Ruhunuz ferahlar, siz ferahlarsınız. İçiniz rahattır Ramazanda.

Nice Ramazanlara...

2005-2006 eğitim yılı başladı sonunda. Yüzlerini görmek için sabırsızlandığımız kişiler (kim olduğunu tahmin edin), geçen seneden bıraktığımız dersler ve hocaları, arkadaşlar, okul ortamı... Hepsini özlemişim.

Aslında ilk günü okula giderken biraz endişeliydim. Çünkü bazı derslerden çok zorlanıyordum ve doğal olarak durup düşünüyordum acaba geçebilecek miyim diye. Fakat okula gittiğimde sıcak bir haber dalgası beni karşıladı: 900 küsür öğrenci bırakmış olan sevgili iktisatçımız dersten alınmış, yerine bir başkası gelmişti. Geçen sene bu dersten dolayı hissiyatlarımı düşünecek olursak, bu haber beni 200 metre havaya uçurmaya yetti de arttı bile.

Fakat düşündüm, acaba gelen gideni aratır mı diye. Fakat derse girdiğimde karşılaştığımız hoca o kadar sıcaktı ki, bu endişelerimin boşa olduğunu anladım. Çok şükür...

Yaz boyunca yüzünü görmek için sabırsızlandığım kişiyi görmek ise ayrı bir mutluluktu benim için. Sanırım (küçük bir ihtimal de olsa) o da aynı şekilde düşünüyordu. Bu da beni sevindiren bir etkendi.

Bazı arkadaşlarla aramızın açılmış olması üzücü bir olaydı ama üniversite ortamında bunlar olağan şeyler olduğu için sorun etmedim kendime. Derslere girip çıktım, arkadaşlarla sohbet ettim. Kısacası ilk haftadan bomba gibi başladı sezon. Bakalım bu hali devam edecek mi? Umarım eder, çünkü bu hali beni mutlu etti. Ve eğer bu şekilde devam ederse, hayalimin ötesinde bir sene yaşayacağım kesin dostlar...

Neyse, benden bu kadar. Herkese başarılı, eğlenceli, bol kahkahalı bir okul sezonu diliyorum. Sevgiler...

Ben biraz kıl bir adamım aslında. Hamam böcüğünden huylanırım, insanların salgıladığı kirlerden huylanırım, eşyalarıma çok titiz bakar zarar gelmesine kıl olurum. Bunun zararı ise size aşırı rahatsızlık olarak yansır dostlar...

Bugün Bursa İskendercisi'nde güzel bir akşam yemeği yedikten (kazıkla birlikte tabi) sonra dolmuşa bindim eve gitmek üzere. Ama daha dolmuş gelmeden bir şeylerin ters gittiğini anlamalıydım. Önce arkadaşın bagajından çantamı alıp kapağı kapatırken elimi yaraladım, sonra dolmuş beklemeye başladım ve tam 20 dakika bekledim!!!

Dolmuşa girdim ve 10 YTL uzatıp "İncirli" dedim. En arka köşeye geçip kulaklığı taktım ve paranın artanını beklemeye başladım. Bir baktım bir vızıltı: ARI! Hayvanat bir şekilde içeri girmiş ama o şekilde dışarı çıkmayı akıl edememiş ne yazık ki. Cama kafayı dayamış tosunculuk oynuyor. Zaten yolculuk boyunca o hayvanın dibimde VIĞ VIZ VIRR diye uçup beni tedirgin etmesi yetmezmiş gibi daha bir de yanıma bir hödük oturdu.

Adam daha oturduğu anda kendini belli etti: bir baktım burnunda kazı ve onarım çalışması yapıyor. İğrenip öte tarafa baktım ama nafile. Adamdan öyle bir homurtu çıkıyor ki, kulaklığın arkasından duyuyorum. Sanırım parmakları geniş olduğu için burnu acıyordu biraz. Her neyse, adam kazı çalışmasına ara verdiğinde bir baktım ki hafiften öne kaykıldı. Gözlerimi aşağıya çevirdiğimde bir de ne göreyim! Adam çıkardığı madenleri işlesinler diye koltuğa sürüyor! Midem bulandı ve kusmak istedim.

Derken aklıma bir şey takıldı. Ben o köşeden çıkmak için o daracık alandan geçmek zorundayım ve ne yapıp edip o iğrenç şeye dokunmadan, temas etmeden geçmeliydim. O hödük dolmuştan indikten sonra onun bir yeni modeli bindi dolmuşa ve onun yerine oturdu ama o biraz daha insansı bir modeldi galiba. Onun kadar ileri gitmedi çünkü. Ben Allah'a dua ederken dualarım kabul oldu ve Hödük Code 2 indi dolmuştan, ve ben de durakta güvenle ve o madenden uzak bir şekilde indim.

Olay mahalinden koşarak uzaklaştım ve bir daha binmemek için Allah a dua ettim :D

Bugün Büyük Adadaydım. Bir akrabam ve okuldan bir arkadaşımla gittik.

Gider gitmez ilk işimiz bisiklet kiralamak oldu. Geçen seferden edindiğim tecrübelerle direk olarak bildiğim bisikletçiye gidip oradan aldık bisikletleri. Hemen adanın sessiz, sakin ve yeşil arka tarafına doğru yollandık üçümüz. Yolda giderken bir çok eski evi görme ve fotoğraflarını çekme şansı yakaladım. Kimi evler çok eski ve bakımsızdı, kimisi ise eski model klasik arabalar gibi iyi bakımlı bir şekilde yıllara meydan okuyorlardı.

Birkaç saatlik bisiklet maratonunda yer yer biraz fotoğraf çekmek, biraz soluklanmak, biraz da manzaranın keyfini çıkarmak için durduk. Yoldaşlardan birisinin (adını veremeyeceğim) yoğun şikayet, mırıltı ve gurultularına dayanamayıp, koca adanın daha yarısını dolaşamadan meydana doğru yola koyulduk tekrar. Yolda şakalarla, bağırışmalarla ve kimi zaman da sessizlikle ilerliyorduk. Atların nal sesleri ve yaprakların hafif hışırtılarından başka birşey duymaz bir halde bir bankta oturduk ve biraz müzik dinledik.

Mola bittiğinde tekrar hızla yola koyulduk ve meydana varmadan bir tostcuya girip sosisli sandviçleri mideye indirdik. Uzun bir sohbet küründen ve etraftaki güzellikleri (!) gözlemledikten sonra bisikletleri iade etmek üzere meydana vardık. Sonra sahile inip önce batıya doğru yürüdük biraz. Orada fotoğraflar çekip biraz geyik yaptıktan sonra bu sefer de doğu tarafına yürümeye başladık.

Kah bir banka oturup denizi izledik, kah kalkıp tekrar yürüdük ve derken sahilde bir restoranın önünde biraz (!) büyük ebatlı bir kedi bulduk (22 kiloluk ufak bir kedicik işte). Kedi ilk bakışta Garfield'ı andırıyordu, ama daha sonra öğrendik ki onun kuzeniymiş uzaktan. Hayvanın fotoğrafını çekmeye başladım ben tabi, bizimkiler de kediyi sevip onla uğraşıyordu. Derken millet bizim ne yaptığımızı merak edip yanımıza geldi ve kediyi görünce "oha felan oldular". İnsanların "bu ne lan" şeklindeki tepkilerinden sonra bir baktım ki kedi sırt üstü yere yatmış, ayaklarını havaya dikmiş şirinlik yapıyor. Tabi insanların aklı gitti ve karnını okşamaya başladılar. Onlara hiçbir tepki vermeyen kedi durumundan hoşnut görünüyordu. Ne zaman ki ben kedinin karnına elimi yaklaştırıp diğerleri gibi onu okşamaya kalktım, kedi galiba kimliği -ben çocukken kedilere olan düşmanlığıyla ünlü olan "Alf Burak" olarak bilinirim- tespit etti. Ben noluyor ülenn demeye kalmadan bir baktım ki elimde derin bir savaş yarası ve üzerinden süzülen kanlar var! Hemen helikopterle gelen tıbbi yardım ekibi yaramı sardıktan sonra kediye nefret dolu bir bakış atıp yoluma devam ettim arkadaşlarımla.

Biraz çay, biraz sohbet ve biraz da yağmurun yağmasından gelen korkuyla artık gitme vaktinin geldiğini anladık. Vapur iskelesine doğru yollandık ve vapura bindik.

Vapurda çıktığımız üst katta biraz tombul bir bayanın yanına oturdu arkadaşlarım. Ben de aralarına oturdum. Ha ha ho ho yolculuk geçerken bir baktım ki tombul teyze de her iki lafımızın arasına bir sazan ustalığıyla dalıyor ve kendince hiper komik, süper zekice, dehşetengiz iğrenç esprilerini yapıyor ve yanındaki kendisinin tam tersi bir yapıya sahip olan arkadaşıyla "hüğahahahahhhaaaaahhhh" diye gülüyor. Bir süre sonra bu bayan bizden biraz yüz bulmuş olacak ki bize şaka filan yapmaya hatta işi ilerletip takılmaya başladı. Hatta bir yerde büyük bir cürret edip fotoğrafa poz verirken benle dalga geçmeye kalktı. Benim "hrrrr" sesiyle gösterdiğim dişlerimin keskinliğini görünce de vazgeçti ciklemekten ve yolculuk bitene kadar konuşmadı bir daha.

Sonra Eminönü'nde birşeyler yedikten sonra bindik otobüse ve evlere dağıldık. Ve şimdi de burada bu yazıyı yazıyorum. İşte böyle güzel bir gündü dostlar. Allah günümüzden geri koymasın cümlemizi. (Amin!)


BurakGurbuz.com | Kişisel Portfolyo | Blog | Galeri | bblog PHP v5.00 | Tüm hakları saklıdır. İzin alınmadan kopyalanamaz