Bu sene Ramazan bayramında valide hanımla beraber Batı Karadeniz turuna katılmaya karar verdik. Kaç senedir de istiyorduk oraları görmeyi. Küçük bir Google turundan sonra Folklorik Turizm adlı şirketin sitesine rast geldim ve inceleyip bir turları için başvuruda bulundum. Bunları geçelim efendim. Tura 20 Ekim Cuma günü saat 23 te Boyner'in önünde buluşarak başladık. Gece başlayan ve 7 buçuk saat süren bir yolculuktan sonra sabah sularında Safranbolu'daydık.
Varır varmaz eşyalarımızı Uz Hotel'e yerleştirdikten ve biraz uyuduktan sonra saat 9 da dolaşmaya çıktık. İlk olarak Eski Safranbolu da bulunan Hükümet Konağı'na gittik. Orada Hükümet Konağı'nın yanısıra bir de saat kulesi vardı. İkisi de yakın zamanda büyük çabalar sonunda restore edilmişti. Saat kulesinin içinde bir tur ve geniş kapsamlı bir brifingden sonra Eski Safranbolu'nun meydanına seğirttik.

Meydanda mütevazi bir camii, bir çok lokum ve hediyelik eşya satan güzel ve eski dokuya uygun dükkan vardı. İlk olarak lokumcuya girildi ve millet lokumlarını, gül reçellerini vesairelerini aldıktan sonra çarşıya indik. Orada bakır sahan satan, el işleri satan turistik bir çarşıyı gezdik. Çok şirin bir yerdi gerçekten de. Akabinde tekrar meydana gittik, toplanıp Yörük Köy'üne yollandık. Yol boyunca rehberimiz de bize çok değişik bilgiler verdi. Mesela köyün yakınında bir göl vardı. Adı Dipsiz Göl. Gölün çapı 25 metre civarındaydı sanırım ama derinliği tamı tamına 250 METRE!!! Dalgıçlar henüz dibini görememişler. O kadar derin :)
Gerçekten de görmeye değer bir köy Yörük köyü. Türkiye de koruma altına alınan iki köyden birisi ve çok ama çok sessiz. Çok tatlı ve sıcak insanları var. Sokaklar ve evler klasik Osmanlı köy evleri mimarisi ile yapılmış ve korunmuş. Evler hep eski. Çoğu turistik amaca hizmet edebilecek şekilde korunmuş. Ayrıca köy insanları turistlere el işleri, yöresel yiyecekler, süs bitkileri gibi şeyler de satıyorlar. Gül reçelleri bir harika. Cırcır da yapmıyor :D
Her neyse, köyde güzel ve turistik bir evi gezdik, bir ahırı ve çamaşırhaneyi gezdik. Köy Bektaşi ağırlıklı olduğu için çamaşırhanedeki ortataşı 12 kenarlıydı. Akşam ise güzel bir iftar yemeğinden sonra odalarımıza çekilip dinlenmeye koyulduk.
İkinci gün sabah erkenden kalkıp İnce Kaya ya gidip köprünün üzerinden geçtik. Orada korktuğumu inkar edemem. Altında 100 metreyi aşkın bir mesafe varken insan kendini çok rahat hissedemiyor doğrusu :) Oradan da çıkıp Safranbolu civarındaki Mencilis Mağarasına gittik. İnanılmaz oluşumları izledik. Öyle ki, her bir santimetresi kırk yılda oluşabilen enteresan sarkıt ve dikitler vardı orada.
Daha sonra da Amasra'ya doğru yola koyulduk. Birbirinden güzel manzaralara şahit olduk. Bartın'ın kenarından geçip Amasra'yı tepeden gören bir yerde durduk. Yörenin insanları değişik bir yiyecek (sağdaki fotoğraf) ve üzüm gibi şeyler satıyorlardı. Onlardan biraz aldık ve Amasra'ya indik. Eşyalarımızı arabada bırakıp ilk olarak çarşıdan geçerek Amasra kalesine çıktık. Çok eski yapılar vardı oralarda. Bir tepeden fotoğraflar çektim. Çok güzel bir ev görme şansım oldu. Ardından da müzeye gidip orada bulunan tarihi mirasları inceledik. Çok enteresan şeyler vardı. Paralar, taştan sütun ve heykeller, el yapımı bir çok eşya, ahşap işler, kılıçlar vs...
Bunları inceledikten sonra çıktık ve çok sakin, huzurlu bir tekne turu yaptık yarım ada etrafında. Küçük bir adanın etrafında geçtik ve adada kara kara tavşanlardan başka bir kara hayvanı yaşamadığını fark ettik. Denizde çok enteresan, kocaman, mavi-beyaz deniz anaları gördüm. İnanılmaz yaratıklar gerçekten de. Ve çok da ürkütücü. Tekneden ininci kendime ileride fırsatım olursa tekne ile dünya turu sözü verdim. Gerçekten de çok güzel bir yerdi Amasra. Ah bir de her turistikleşen belde gibi betonlaştırmasalar, mahvetmeseler oraları...
Akşam otelimize geldik. Adı Sinan Hotel idi ve 3 yıldızlıydı. Otelin tesisi çok ama çok iyiydi. Çok güzel, yeni yapılmış ve zevkli döşenmiş bir binaydı. Buraya kadar çok güzeldi ama akşam iftara gelince bizi aç bıraktılar. Hele ki şef garsonları bizi çıldırttı. Her hangi bir saygı göremedik orada oruçlu olmamızdan yana. Saat 8 e kadar bir şeyler atıştırıp ana yemeği bekledik. Otel odası çok temiz ve güzeldi ve denizi görüyordu. Ama dediğim gibi sınıfta kaldı Sinan Hotel.
3. gün, sabahleyin bayram namazı ve güzel bir kahvaltının ardından tekrar yola koyulduk. Bu sefer istikamet Kastamonu idi. Yolda inanılmaz manzaralarla karşılaştık. 2000 metre yükseklikte muazzam ışık ve bulut oyunları, yeşilin ve sonbahar renklerinin cümbüşü içinde zevkli ve bol fotoğraflı bir yolculuktan sonra Cide'den geçtik. Orada Gideros Koyu denilen bir yer vardı ki Türkiye'de oturan herkesin gitmesini şiddetle tavsiye ederim. Mavi, yeşil, sarı, her renk mevcuttu. Muazzam bir ilahi mucize ile oluşan doğal bir koydu. Zamanında Osmanlı'nın limanı olarak kullanılmış ama şu an ulaşım güçlüğü nedeniyle çok sakin bir yer. Öyle kalmasını da dilerim. O kadar sakin, o kadar güzeldi ki. Bakmaya, oturmaya, orada çay içmeye doyamadım. Unutmadan, orada içtiğim çayı bir daha başka bir yerde içebileceğimi de sanmıyorum. O kadar güzeldi diyeyim siz anlayın ;)
Oradan ayrıldıktan sonra ise yine yollara koyulup yine yüksek tepeler ve bulutların içinden geçerek Kastamonu'ya ulaştık. Şehirde çıt yoktu adeta. İnsanlar sokaklardan çekilmiş veya şehirden çekilmişti :) İlk önce Hükümet Konağı'nı ve saat kulesini (yine :)) izleyip fotoğrafladıktan sonra herkes kaleye çıktı. Bizse annemle namazı kılmak için cami aramaya koyulduk. Derken bir cami bulduk, çok eskiydi. Kapısı kilitlenmişti ve hoca da yoktu garip bir şekilde. Hemen yanındaki evden bir beyefendi çıktı o anda. Ona sorduk kılabileceğimiz bir yer var mı diye. Önce düşünüp bizde kılın, hanım size yer versin dedi. Sonra tekrar düşünüp hemen yakında bir yatır olduğunu, orada kılmamızı önerdi. Biz de gani gani teşekkür edip hemen yatıra gittik.
Yatıra girer girmez bir şeyler hissediyorsunuz. Ufacık bahçede onlarca yatır var. O kadar yoğun bir mekandı ki, insan etkileniyor ister istemez. Namazımızı eda ettikten sonra tekrar grupla buluşup meydana gittik. Orada bulunan eski bir camiyi gördük. Çok güzel bir mekandı. Şadırvandan su içtikten sonra çarşıya gidip oradan küçük bir alışveriş yaptık ve ardından otele gittik. Otel 2 yıldızlı (ama bunu hak etmeyen) berbat bir mekandı. Bakım, temizlik, hizmet hak götüre... Zar zor namazımızı kıldık, yemeğimizi filan yedik ve yattık. Sabahleyin kahvaltı yaptıktan sonra tekrar yola koyulduk.
Bu sefer istikamet Sinop idi. Yine çok harika manzaralarla karşı karşıyaydık. İnanılmaz bir renk cümbüşü, bir doğa harikası, kelimelerle anlatmaya imkan olmayan bir mucize ile karşı karşıyaydık yine. Sadece en uç yaprakları yeşil olan sararmış kavaklar, kızarmış, turunculaşmış, veyahut yeşil kalmış ağaçlar, el değmemiş, balta girmemiş doğal ormanlar... Masmavi bir gökyüzünün altında bu harikaları izleyerek yola devam ettik. Sinop'ta hemen Hamsilos Koyu denilen, Türkiye'deki tek doğal fiyordu görmeye gittik.
Yeşil tam yeşil, mavi tam mavi, çiçekler ağaçlar ve taşlar inanılmaz bir bütünlük oluşturuyor. Fiyordun enteresan yapısı insana garip geliyor. Fiyord kelimesi İsveççeden geliyor. İsveç ve Danimarka bir fiyord ülkesi olduğu için tüm dünyaya ihrac edilmiş bu kelime.
Orada da çok güzel fotoğraflar çektikten sonra Sinop'a yollandık. Oraya vardığımızda ilk olarak bir Seyid'in türbesini ziyaret ettik. Oradan çıkınca hemen yakındaki eski harabelere gittik. Orada nefis bir kelebeğin fotoğraflarını çekmekle uğraştım. Hemen ardından da etnografya müzesine ve eski bir eve gittik. Oralarda biraz tarihi bilgi aldıktan sonra eski bir cezaevi ve ıslah evi olan Sinop Cezaevi'ne gittik. Şu an bir müze olarak kullanılan mekan, insanın tüylerini ürpertiyor adeta. Girince fena olduğumu söyleyebilirim. Orada kısa bir turdan sonra ben biraz fotoğraf çektim ve sonra da herkes toplandıktan sonra meydana gidip gemi maketleri yapan bir yeri ziyaret ettik. Ayhan usta 50 yıldı gemi maketi oyuyor. Orada güzel bir alışveriş yaptık. Fotoğraflar çektik. Akabinde yemek yedik. Nefis bir balıktı doğrusu. Ardından bir sahilde çay faslından sonra toplandık ve otele doğru yollandık.
Otelimizin adı The North Sails idi. Tesis çok yeniydi. Hizmet çok iyiydi. Bavullar taşındı. Odalara yerleşildi. Mükemmel bir şekilde döşenmiş odalar çok temizdi ve herşey vardı. Buna şifreli bir kasa da dahil. Akşam yemeğinde yine nefis bir balık yedik ve tur arkadaşlarımızla sohbet ettik. Keyifli sohbetin ardından odalarımıza çekildik ve istirahat ettik.
Ertesi gün, sabah namazında kalktık ve bir daha da uyumadık valide ile. Kahvaltıyı beklerken günün doğuşunu izledik. Denizin üzerinden doğan kızıl güneş bizi kendine bağladı. Güçlü bir kahvaltıdan sonra ise yine yollara düştük. Bu sefer istikamet Erfelek'teki şelalelerdi. Yaklaşık 15 tanesini gördüğümüz şelalelerin güzel fotoğraflarını aldık. Patikada biraz "kaygan" bir yürüyüşten sonra tekrar otobüsün yanına dönüp biraz daha fotoğraf çektikten sonra oradan da ayrıldık. Artık dönüş günüydü. Yine doğal harikaların içinden geçerek Kastamonu'ya döndük ve orada bir köfte yedikten sonra 800 km lik yolu gece saat 00:20 gibi tamamladık.
Gerçekten de küçük kusurlar dışında tabiatı görmek, ülkemizi tanımak ve Allah'ın hikmetlerine şahid olmak açısından dört dörtlük bir turdu. Buradan Folklorik'e teşekkür ediyorum. Sizlere de böyle büyüleyici hazinelerimizi yabana atmayıp, imkanlarınız dahilinde böyle yerleri gezmenizi öneriyorum.
güzel fotolar, açıklamalarda bir o kadar başarılı