Bugün Büyük Adadaydım. Bir akrabam ve okuldan bir arkadaşımla gittik.
Gider gitmez ilk işimiz bisiklet kiralamak oldu. Geçen seferden edindiğim tecrübelerle direk olarak bildiğim bisikletçiye gidip oradan aldık bisikletleri. Hemen adanın sessiz, sakin ve yeşil arka tarafına doğru yollandık üçümüz. Yolda giderken bir çok eski evi görme ve fotoğraflarını çekme şansı yakaladım. Kimi evler çok eski ve bakımsızdı, kimisi ise eski model klasik arabalar gibi iyi bakımlı bir şekilde yıllara meydan okuyorlardı.
Birkaç saatlik bisiklet maratonunda yer yer biraz fotoğraf çekmek, biraz soluklanmak, biraz da manzaranın keyfini çıkarmak için durduk. Yoldaşlardan birisinin (adını veremeyeceğim) yoğun şikayet, mırıltı ve gurultularına dayanamayıp, koca adanın daha yarısını dolaşamadan meydana doğru yola koyulduk tekrar. Yolda şakalarla, bağırışmalarla ve kimi zaman da sessizlikle ilerliyorduk. Atların nal sesleri ve yaprakların hafif hışırtılarından başka birşey duymaz bir halde bir bankta oturduk ve biraz müzik dinledik.
Mola bittiğinde tekrar hızla yola koyulduk ve meydana varmadan bir tostcuya girip sosisli sandviçleri mideye indirdik. Uzun bir sohbet küründen ve etraftaki güzellikleri (!) gözlemledikten sonra bisikletleri iade etmek üzere meydana vardık. Sonra sahile inip önce batıya doğru yürüdük biraz. Orada fotoğraflar çekip biraz geyik yaptıktan sonra bu sefer de doğu tarafına yürümeye başladık.
Kah bir banka oturup denizi izledik, kah kalkıp tekrar yürüdük ve derken sahilde bir restoranın önünde biraz (!) büyük ebatlı bir kedi bulduk (22 kiloluk ufak bir kedicik işte). Kedi ilk bakışta Garfield'ı andırıyordu, ama daha sonra öğrendik ki onun kuzeniymiş uzaktan. Hayvanın fotoğrafını çekmeye başladım ben tabi, bizimkiler de kediyi sevip onla uğraşıyordu. Derken millet bizim ne yaptığımızı merak edip yanımıza geldi ve kediyi görünce "oha felan oldular". İnsanların "bu ne lan" şeklindeki tepkilerinden sonra bir baktım ki kedi sırt üstü yere yatmış, ayaklarını havaya dikmiş şirinlik yapıyor. Tabi insanların aklı gitti ve karnını okşamaya başladılar. Onlara hiçbir tepki vermeyen kedi durumundan hoşnut görünüyordu. Ne zaman ki ben kedinin karnına elimi yaklaştırıp diğerleri gibi onu okşamaya kalktım, kedi galiba kimliği -ben çocukken kedilere olan düşmanlığıyla ünlü olan "Alf Burak" olarak bilinirim- tespit etti. Ben noluyor ülenn demeye kalmadan bir baktım ki elimde derin bir savaş yarası ve üzerinden süzülen kanlar var! Hemen helikopterle gelen tıbbi yardım ekibi yaramı sardıktan sonra kediye nefret dolu bir bakış atıp yoluma devam ettim arkadaşlarımla.
Biraz çay, biraz sohbet ve biraz da yağmurun yağmasından gelen korkuyla artık gitme vaktinin geldiğini anladık. Vapur iskelesine doğru yollandık ve vapura bindik.
Vapurda çıktığımız üst katta biraz tombul bir bayanın yanına oturdu arkadaşlarım. Ben de aralarına oturdum. Ha ha ho ho yolculuk geçerken bir baktım ki tombul teyze de her iki lafımızın arasına bir sazan ustalığıyla dalıyor ve kendince hiper komik, süper zekice, dehşetengiz iğrenç esprilerini yapıyor ve yanındaki kendisinin tam tersi bir yapıya sahip olan arkadaşıyla "hüğahahahahhhaaaaahhhh" diye gülüyor. Bir süre sonra bu bayan bizden biraz yüz bulmuş olacak ki bize şaka filan yapmaya hatta işi ilerletip takılmaya başladı. Hatta bir yerde büyük bir cürret edip fotoğrafa poz verirken benle dalga geçmeye kalktı. Benim "hrrrr" sesiyle gösterdiğim dişlerimin keskinliğini görünce de vazgeçti ciklemekten ve yolculuk bitene kadar konuşmadı bir daha.
Sonra Eminönü'nde birşeyler yedikten sonra bindik otobüse ve evlere dağıldık. Ve şimdi de burada bu yazıyı yazıyorum. İşte böyle güzel bir gündü dostlar. Allah günümüzden geri koymasın cümlemizi. (Amin!)
hayatım boyunca hiç doğa adamı olamadım ya