Ana SayfaPortfolyoWebLogGaleriDiğerleri
 

Bıktım artık! Kendimi sorgulamaktan bıktım. Şöyle bir düşündüğüm zaman son yıllarda hep kendimde hata arayıp düzeltmeye çalışmışım. Devamlı acaba yine ne yaptım diye sormuşum.

Bu acabaların sayısı biraz fazla artınca kafamda şişikler, yumurtalar oluşmaya başladı. Ben de dedim, bari bunları boşaltayım, bir daha da bu kadar abartmayayım. Çünkü abarttıkça olay daha içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Sorduğum sorular da aslında aynı şeyler hep. Hep aynı şeylerden şüphe etmişim, hep aynı şeyleri sorgulamışım. Bu olayları değiştirmeye gücümün yetmeyeceğini fark ettim bugün. Sonra da bıraktım. bu soruları. Çünkü yoruldum hakkaten de.

Artık o soruları sormayacağım, ufak tefek şeyleri değiştirir ve düzenlerim belki ama o büyük lokmaları yutmayı düşünmüyorum. Nokta.

Bir gün İzmir´ de belediye otobüsünde gidiyoruz arkadaşlarla. Bizim arkadaş boş yer buldu ve oturdu. Sonraki durakta da eli bastonlu yaşlı bi amca geldi. Arkadaş da kıllığına adama yer vermedi. Adam o arkadaşın oturduğu koltuğun yanına geldi ve ayakta arkadaşın yer vermesini bekliyor. Fakat arkadaş yerini vermedi. Neyse adamcağızın da yazık, bastonu otobüs hareket ettikçe bi o tarafa bi bu tarafa kayıyo. Arkadaş dayanamadı ve yaşlı amcaya: ´Amca bastonun ucuna lastik takarsan kaymaz´ dedi.  

Adam şöyle baktı, sonra ´o lastiği zamanında baban taksaydı şimdi sen olmazdın, ben de orda oturuyo olurdum´ deyince bütün otobüs koptu. Arkadaş o gün bu gündür belediye otobüsüne binmez.

Arkadaşın sitesinden alıntıdır. Arkadaş da başka bir siteden almış :D

Ya, nasıl anlatsam bilmiyorum ki. Hala çenelerimin eklemleri ağrıyor. Sabahtan beri gülüyorum. Bugün ne yaptın derse birisi, verebileceğim tek cevap: GÜLDÜM.

Ya, hakkaten de enteresan. Sabah okula gittim. Derse girdim. Derste pek gülecek birşey yoktu. Eh haliyle tabi, ders YÖN. DÜŞ. SİS. gibi bir şey. Dersten çıktım hemen kantine uçtum. Bir arkadaş geldi Çapa Tıp'tan. Adam birisiyle tanıştırmam için buradaydı. Onla birlikte bizim arkadaşların yanına oturduk. Başladı bütün olaylar o anda. Gırgır, şamata...

Espiriler havalarda uçuşuyor. Milletle dalga geçmekten, millete gülmekten öldüm orada. Ardından akşam iktisat dersine girdim. Orada da arkadaşlar geldi yanıma oturmaya. Derste kah hoca birileriyle dalga geçiyor, kah ben arkadaşla dalga geçip gülüyorum, ama devamlı gülüyorum.

Akşam eve geldim suratım Hİ HİİİĞĞĞ diye yarım ay şeklinde. Herkese selam verdim. Açtım bilgisayarı, milletle tavla atıyorum, acaip zarlar geliyor gülüyorum. Arkadaş birşey söylüyor, komik, ona da gülüyorum. Arkadaş kendi blog sitesine iki yazı yazmış, onu okuyup gülüyorum. İnternetten kelime bulmaca oynadık, millet dalaşıyor ona gülüyorum.

Artık korkuyorum, yarın başıma kesin bir şey gelecek diye, hayırlısı...

Bilincime kavuştuğumdan beri yani hayatı anladığımdan beri dikkatimi hep aynı şeyler çekiyor. Hayat o kadar enteresan ki, aslında bazı şeyleri anlamanız hayatı kolayca açıklayabilmenize ve anlamanıza yardımcı oluyor.

İncecik sınırlarla ayrılmış dengeler bu hayatı devamlı bize farklı gösteren ve yaşatan aslında. Öyle dengeler ki bunlar, aslında onları adam gibi kullanabilsek süper insan olur çıkarız galiba.

Örnek bir denge vermek gerekirse:
İstikrar'a karşı ekstremliği gösterebiliriz. Mesela ben ÖSS sınavına hazırlanırken sene başında bir deneme sınavı olduk. Bu sınavda ham puan olarak en düşük ben almıştım. Ama yüzümün ifadesini görmek istemezdiniz. O sene yurtta kalacaktım. Böylece tüm zevk aldığım teknolojiden uzak bir şekilde kafamı derse verebilecektim. Senenin başında masama MARMARA ÜNİVERSİTESİ İŞLETME yazdım. Sonra 160 dan başlayarak 250 ye kadar 10 arlık artışlarla kutucuklar koydum içlerini karalamak için.

Sonra etüd odasında 9 ay boyunca çalıştık vesselam. O ayları başka bir yazıda anlatayım size. Asıl konu deneme sınavları ve arkadaşlarımla aramdaki farklardı.

Örneğin benim gibi 160 dan değil de 210 dan başlayan arkadaşlarla hep karşılaştırdım sessizce denemelerimi. 9 ay sonunda benim grafiğim yukarı doğru kıvrılan eğimli bir çizgi idi. Arkadaşlarımın çoğununki ise zikzaklar çizen bir dalga şekliydi. Bunu karşılaştırma için değil, sadece öğrendiğim şeyi açıklamak için söylüyorum. 9 ay sonra 210 ile başlayan adamlar 200 bile yapamadılar ÖSS'de.

Tabii ki bu bir nasip meselesi, ama nasip olayı ve sonuçların hepsi belli bir gelişimin ve olaylar dizisinin sonucudur. Sonuçta aradaki fark da böyle oldu.

Dikkat ediyorum, insanlarla döğüşerek başarı kazanan, sivrilen, veya birden çok yükseğe fırlayan insanlar, çok hızlı bir şekilde düşüş yaşıyorlar. Düşüşleri de aynı şekilde gürültülü oluyor.

Fakat kimseye çaktırmadan, kimseyle muhatap olmadan kendi işine bakanlar genellikle ekmeğin orta kısmını yiyorlar. Hayatın tadını da onlar çıkarıyorlar keza. Siz de dikkat edin, göreceksiniz.

Adam zengindi. Hem de çoklarının hayal edemeyeceği kadar. Ülkenin en güzel şehirlerinin en   güzide semtlerindeki dairelerinin sayısını bile bilmiyordu. Ayrıca, iyi   bir antika  meraklısıydı. Elinde tuttuğu zengin koleksiyonun değeri de tahminleri zorluyordu.  Çiftlikleri ve arabaları da vardı tabii. İşlettiği mağazalarda binlerce  insan çalışıyordu. Herkes, 'Keşke onun yerinde ben olsam!' diye düşünüyordu. Gelin görün ki o, bulunduğu   yerden hiç memnun değildi. Her şeye sahip olduğu doğruydu. Ancak, içinde   bir yerde derin   bir boşluk, doyurulmaz bir açlıkla kıvranıyordu. Kendisine 'Baba!' diye   sarılacak bir çocuğu yoktu. Yıllardır eşiyle birlikte bu yanlızlığı, bu eksikliği içten içe hissetmişlerdi. Ama umutla dua etmeye, sabırla beklemeye devam ediyorlardı. Eşi, aynı   zamanda bir ressamdı. Kadın hayal ettiği bebekleri, çocukları büyük bir   ustalıkla yağlı  boya tablolara çiziyordu. Ancak resimleri hep kendine saklıyor,  sergiliyordu. Resmini yaptığı bebekleri, çocukları kendi çocukları gibi seviyordu. Haliyle, çocuklarını parayla   bir başkasına satmak aklının ucundan geçmezdi. Sonunda ihtiyarlık günleri gelip çattı. Artık çocuk sahibi olma hayalleri   bitmişti.   Fakat beklenmedik bir şey geldi başlarına. Ağır bir trafik kazası   geçirdiler. Adam hafif  yaralı olarak kurtuldu. Ancak karısı ciddi bir beyin hasarı ile yoğun bakımda yattı aylarca. Adam karısının sağlığı için servetinin önemli bir kısmını harcadı. Derken, doktorlar   karısının kısmen iyileştiğini söylediler. Kadın eve döndü. Ama artık   eskisi gibi değildi.   Adeta bir çocuk gibi yaşıyordu. Karısının gündelik işlerini yapabilmesi   için bir bakıcı  hanım çalışıyordu yanlarında. Kocasını savaşta kaybetmiş genç hanımı adam   ve eşi evlatları    gibi sevdiler. Eve biraz olsun çocuk cıvıltısı getiren iki küçük çocuğunu   da torunları   bildiler. Bu arada evin hanımı eskiden olduğu gibi resimler yapmaya   çalıştı. Bekleneceği  gibi tabloları eskisi kadar başarılı değildi. Yine de kadının eski  günlerdeki gibi mutlu   olmasına yardımcı oluyorduar hızla aktı. Kadın bir gün beyin   sorunları nedeniyle öldü.   Adam, bakıcı hanım ve iki yetimini değerli hediyelerle evlerine gönderdi.   Çok geçmeden   adam da kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Böylece hayalleri süsleyen o koca servet sahipsiz kaldı. İlk olarak paha   biçilmez   antikalar büyük bir müzayedede satışa sunuldu. İlk parça adamın eşinin   beyin özürlüyken   yaptığı bir tabloydu. Bir özürlünün umutlarını döktüğü, ruhunu ortaya   koyduğu bu mütevazi   tabloya kimse dönüp bakmadı bile. Herkes az sonra önlerine gelecek paha   biçilmez antikaları   bekliyordu. Satıcının 'Artıran var mı?' diye bağırışına salondan tek cevap   gelmiyordu.   Müzayede salonundaki sessizliği, müzayedeye ilk defa gelen bakıcı kadının   sesi bozdu.   Annesi gibi sevdiği bir kadının çocukları gibi sevdiği tablosuna müzayede   salonunda pek   alışık olunmayan bir teklifle müşteri oldu: 'Beş dolar!' diye bağırdı   acemice. Daha fazlası   yoktu cebinde. Umutla bir başkasının kendi teklifini artırmasını bekledi.   Sessizli yine   bozulmadı. Müzayede yöneticisinin 'Satıyorum. Satıyorum..Saaaaat...tım.'   demesiyle tablo   sadece 5 dolara kadının oldu. Müzayede yöneticisi satılan tabloyu bir   kenara koymak yerine   çerçevenin arka yüzünü herkesin görebileceği biçimde yukarı kaldırdı.   Tablonun arkasında  katlanmış küçük bir kağıt parçası vardı. Yine herkesin gözleri önünde  kağıdı aldı ve açtı. Özenli bir el yazısıyla yazılmış notlara göz gezdirdikten sonra kalabalığa    döndü:   'Bayanlar ve baylar; müzayede bitmiştir!' Sonra kağıt üzerindeki notu   seslice okudu:   'Kim eşimin bu mütevazi emeğine değer vererek bu tabloyu satın almışsa,   eşime verdiğim   değerden çok daha azını hak eden servetim de onundur.'
Ailemizde birbirimiz için yaptığımız her işin ardında böyle bir not olmalı   mı dersiniz?   'Karımın benim için yaptığı her şey benim değer verdiklerimden çok daha   değerlidir' gibi.  Kocamın benim için yaptıkları onun sahip olduklarından çok daha paha  biçilmezdir' gibi. Ve çocuklarızın bizim için sevgiyle yaptıkları, kendi ruhlarını taşırıp da    ortaya koydukları   güzel şeylerin ardında yazılı bu notu okuyabiliyor muyuz?     Dünya belki de bir açık artırma salonudur. Gördüğümüz her şeye birileri    bir paha biçer.   Sırf başkalarının biçtiği değerler üzerine yeni değerler eklemek için   ömrümüzü bizim için   en değerli olanları unutarak, hatta bazen kırarak tüketiyor olabiliriz.   Sevimli bir çocuğun   babası ve annesi olmanın değeri borsalarda ölçülemiyor. Fedakar ve sadık    bir eşin bizim   için yaptıklarını hiçbir insan kaynakları uzmanı hesaplayamıyor. Oysa,   hepsi antika..   Kimsenin görmediği, kimsenin fark etmediği kadar özel ve güzel değerler.  'Müzayede' bitmeden birbirimize ziyadesiyle değer verelim. Olur mu?
Yönetim dersleri 1: Bir gün bir tavşan, ağaç dalında boş boş oturan baykuşa sordu: -Senin gibi bütün gün boş boş oturabilir miyim? -Tabii, neden olmasın. Tavşan da öyle yaptı. Birdenbire bir kaplan ortaya çıktı ve tavşanı yedi!
Çıkarılacak Ders: Boş boş oturmak için çok çok yüksekte oturuyor olmanız gerek...
Yönetim dersleri 2: Hindi: Şu ağacın en üst dalına çıkmak istiyorum ama hiç gücüm yok... İnek: Neden benim dışkımdan biraz yemiyorsun? Onlar besin deposudur. Hindi bir parça dışkı yedi ve gerçekten bunun İlk dallara ulaşacak kadar enerji verdiğini farketti. Ertesi gün biraz daha yedi ve ikinci dala ulaştı. Birkaç gün sonra ağacın en üstüne çıkmayı başardı. Aniden bir çiftçi ağacın tepesindeki hindiyi farketti ve onu vurdu.
Çıkarılacak Ders: Bok yemek sizi en üste çıkartabilir. Ama orda kalmanızı sağlayamaz...
Yönetim dersleri 3: Vücut ilk kez bina edildiğinde hangi organın müdür olacağı tartışması başlamış. Beyin, vücudun bütün işlevlerinin kendisine bağlı olduğunu, o olmazsa vücudun yaşayamayacağını söylemiş. Ağız, yemek yemezse vücudun açlıktan öleceğini söylemiş. Eller, dışarıdaki bütün işi yapanın kendisi olduğunu söylemiş. Birden Göt ortaya atlamış ve müdürün o olması gerektiğini söylemiş. Bütün organlar ona gülmüş. Buna kızan göt faaliyetlerini durdurmuş. Bir gün, iki gün derken organlar artık dayanamamışlar. Ve döt müdür olmuş.
Çıkarılacak Ders: Müdür olmak için beyne sahip olmanız gerekmiyor. Herhangi bir göt bunu yapabilir...
Yönetim dersleri 4: Küçük bir kuş kışı geçirmek üzere güneye gidiyordu. Hava çok soğuktu ve kuş donarak yere düştü. Yerde öylece yatarken bir inek geldi ve üzerine bir parça dışkı bıraktı. Donmak üzere olan kuş dışkının sıcaklığıyla ısındı. Çok mutlu oldu, neşe içinde şarkı söylemeye başladı. Ordan geçmekte olan bir kedi kuşun sesini duydu. Onun nerde olduğunu keşfetmekte geçikmedi. Kuşu dışkıdan sıyırdı ve yedi!
Çıkarılacak Ders: 1. Üzerinize mok atan herkes düşmanınız değildir! 2. Sizi boktan kurtaran herkes dostunuz değildir! 3. Bokun içine düştüyseniz çenenizi kapalı tutun!
Yönetim Dersleri 5: Babası oğluna meslekler hakkında nasihat ediyordu. Oğlum dedi, çeşitli meslekleri tanıttıktan sonra; Cennete gitmek istiyorsan öğretmen ol! Öğrenimini bitiren oğul mimar oldu.. Aradan zaman geçip babası, sonra da oğlu hakkın rahmetine kavuştu. Cehennemde karşılaşan oğul babasına sordu: -Baba sen ki ömrünü öğretmenliğe adasmış birisin, Bana da nasihat etmiştin öğretmen ol cennete gidersin diye, Ne işin var burada? Baba cevaplar: -Oğul sorma vakti zamanında birkaç ay idarecilik yaptım da ondan buradayım...
Çıkarılacak Ders: Ne bok olursan ol ama idareci olma...

Avukat Orhan Azizoglu hukuki bir olayi nakletti... Olay gerçek.

Bantlardan, tutanaklardan, karar ve zabitlardan geçilmeyen su günlerde mahkeme salonuna bir keyif penceresi açmaya yardimci oluyor.

Bir aksam tiyatrodan çikmis iki erkek arkadas yolda giderlerken, önlerinde iyi giyinmis, sik ve alimli bir hanimin yürüdügünü farkederler. Erkeklerden birisi digerine dönerek, "Bu hanimla bir gece geçirmeye 500 dolar veririm" der. Bu sözleri isiten genç hanim basini çevirir ve "Teklifinizi kabul ediyorum" der.

Teklifi yapan erkekle hanim beraberce genç ve çekici kadinin evine gidip hemen yatagin yolunu bulurlar. Ertesi sabah apartmani terkederken, adam kadina 250 dolar verir. Hanim pazarlik bakiyesi parayi ister ve "250 dolar daha vermezseniz sizi dava ederim" der. Adam güler, "Bunu nasil ve hangi esaslara göre yapacaginizi görmek isterdim" deyip apartmani terkeder. Ertesi günlerde mahkemeden gelen celp pusulasi adami sasirtir. Hemen avukatina gidip olayi detaylariyla anlatir. Avukat, "Bu esaslara istinaden aleyhine bir karar alinabilecegini sanmiyorum. Ancak davanin nasil sunulup savunulacagini dogrusu pek merak ediyorum diye mütalaa verir.

Dava baslar ve ön sorusturmadan sonra hanimin avukati mahkemeye dava konusunu asagidaki sekilde arzeder:

"Muhterem hakim beyefendi, müvekkilem, bu hanimefendi, itina ile yetistirilip çimlerle örtülü bahçe niteliginde bir gayrimenkule sahip bulunmaktadir. Bu arazi parçasini belli bir süre için davali beyefendiye 500 dolar karsiliginda kiralamistir. Davali gayrimenkulü kira amacina uygun olarak kullanmis ve kira müddeti sonunda tahliye ederken kira bedelinin yarisi olan 250 dolari ödememistir. Kira tutari yüksek bir bedel degildir, kaldi ki kiralanan yer özel ve yasal bir bölgedir. Dilegimiz adaletin yerine gelmesi ve davalinin müvekkileme anlasmanin bakiyesi olan meblagi ödemesidir."

Davalinin avukati bu beklenmedik savunma karsisinda sasirmis fakat bir avukat olarak isin enteresanligindan haz duymus ve hemen daha önce hazirladigi savunmasini kenara koyarak davayi söyle savunmus:

"Muhterem hakim beyefendi, müvekkilim bu genç beyefendinin, bu genç hanimdan sahibi oldugu gayrimenkulü bir süre için kiraladigi dogrudur ve müvekkilim bu anlasmadan son derece memnun kalmistir. Bununla beraber müvekkilim arazide bir kuyu bulmus ve kuyuyu örgü taslariyla donatmis, kuyuya boru indirmis ve pompa yerlestirmistir. Bütün bu ugraslarin isçilik masraflarini müvekkilim üstlenmistir. inancimiza göre bütün bu arazi gelistirme çalismalari ödenmeyen meblagi karsilayacagindan aleyhimize açilan davanin düsmesini talep ediyoruz.

Genç hanimin avukati tekrar söz almis, "Muhterem hakim bey, müvekkilem, davalinin beyan ettigi gibi arazi üzerinde bir kuyu bulundugunu ve gerekli gelistirmeleri yaptigini kabul ediyor ve herhangi bir itirazda da bulunmuyor. Ancak bahis konusu kuyu zaten arazide mevcut idi ve kuyu olmasaydi davali muhtemelen bu araziyi kiralamayacakti. Ayrica arazi tahliye edildigi sirada davali söz konusu ettigi taslari, boruyu ve pompayi sökerek beraberinde götürmüstür. Bu bakimdan davamizda israr ediyor ve vereceginiz kararin adalete uygun olmasini diliyoruz."

Hanim davayi kazanir!


BurakGurbuz.com | Kişisel Portfolyo | Blog | Galeri | bblog PHP v5.00 | Tüm hakları saklıdır. İzin alınmadan kopyalanamaz