Ana SayfaPortfolyoWebLogGaleriDiğerleri
 

2005-2006 eğitim yılı başladı sonunda. Yüzlerini görmek için sabırsızlandığımız kişiler (kim olduğunu tahmin edin), geçen seneden bıraktığımız dersler ve hocaları, arkadaşlar, okul ortamı... Hepsini özlemişim.

Aslında ilk günü okula giderken biraz endişeliydim. Çünkü bazı derslerden çok zorlanıyordum ve doğal olarak durup düşünüyordum acaba geçebilecek miyim diye. Fakat okula gittiğimde sıcak bir haber dalgası beni karşıladı: 900 küsür öğrenci bırakmış olan sevgili iktisatçımız dersten alınmış, yerine bir başkası gelmişti. Geçen sene bu dersten dolayı hissiyatlarımı düşünecek olursak, bu haber beni 200 metre havaya uçurmaya yetti de arttı bile.

Fakat düşündüm, acaba gelen gideni aratır mı diye. Fakat derse girdiğimde karşılaştığımız hoca o kadar sıcaktı ki, bu endişelerimin boşa olduğunu anladım. Çok şükür...

Yaz boyunca yüzünü görmek için sabırsızlandığım kişiyi görmek ise ayrı bir mutluluktu benim için. Sanırım (küçük bir ihtimal de olsa) o da aynı şekilde düşünüyordu. Bu da beni sevindiren bir etkendi.

Bazı arkadaşlarla aramızın açılmış olması üzücü bir olaydı ama üniversite ortamında bunlar olağan şeyler olduğu için sorun etmedim kendime. Derslere girip çıktım, arkadaşlarla sohbet ettim. Kısacası ilk haftadan bomba gibi başladı sezon. Bakalım bu hali devam edecek mi? Umarım eder, çünkü bu hali beni mutlu etti. Ve eğer bu şekilde devam ederse, hayalimin ötesinde bir sene yaşayacağım kesin dostlar...

Neyse, benden bu kadar. Herkese başarılı, eğlenceli, bol kahkahalı bir okul sezonu diliyorum. Sevgiler...

Gitarlarla ilk tanışmam orta okul ikinci sınıfta oldu. O aralar Carlos Santana ile iyice rock müziğe, özellikle de gitar müziğine ısınmıştım. O albümü kaç yüz kere dinlediğimi hatırlamıyorum bile. Sırf bu yüzden bazı arkadaşlarım benimle dalga geçerlerdi hatta.

O adamın özellikle Smooth şarkısında attığı sololarda çıkardığı temiz, berrak ses ve harika melodilerin yanı sıra, sade tekniği ve notalara kattığı harmoni beni büyülerdi. Özellikle Supernatural albümünün bonus şarkısında çaldığı riffleri hayran bir şekilde dinlerdim. O basit üçerlik taramayla yaptığı hareketi sanki dünyanın en zor şeyiymiş gibi algılardım.

Daha sonra kuzenimin babası, gitara olan sevgisi dolayısıyla kuzenime bir klasik gitar aldı. O derslere giderken ben de ondan arada sırada gitarını ödünç alıp kendi kendime birşeyler çalmaya, kulağımın yatkınlığı sayesinde duyduklarımı yavaş yavaş çıkarmaya çalışırdım.

Derken 8. sınıf geldi çattı, Metallica ile tanıştım, Malmsteen ile, Jason Becker ile... Onların sololarındaki ustalık ve kalite beni akustik gitar almaya itti. İlk gitarıma o sene kavuştum. Kendimi evde geliştirdim. Sadece 1 ay, bir gitar kursuna gidip sonra oradan kaçıp uzaklaştım.

Her zaman için en iyi çaldığım şarkı Nothing Else Matters Elevator versiyonudur. E, yıllar boyunca hep o şarkıyı çalarsan her gitarı eline aldığında olacağı budur ;)

Lise 2 ye geçtiğimde artık bir elektro gitar alma zamanı geldiğini anlamıştım. Kuzenim de bir tane alacaktı o zamanlar ve bir akşam, üniversitede panayıra gittik. Bizim tanış olan gitar satan bir adam vardı orada. Dayım, kuzenim ve ben gidip orada gitarları incelerken dayım birden "hadi çocuklar size gitar alalım" dedi. Benim yüzümdeki ifadeyi siz tahmin edin. O akşam eve metalik kırmızı bir Washburn X-20 elektro gitarla döndüm. Mutluluktan uçuyordum. O gitarla bilgisayara bağlayıp çok şarkı çaldım. Hala odur gitarım.

Geçenlerde kendime sonunda Zoom G2 modeli bir efekt prosesör aldım. Harika bir cihaz, artık bilgisayara bağlamadan istediğim şeyi orijinal sesiyle çalıyorum. Size de öneririm eğer böyle şeylere meraklıysanız.

Her neyse, gitar benim hayatımda önemli bir şeydir. İki hobimden birisidir. Diğeri ise fotoğraftır ama o da başka bir zamana artık. Bırakn gitar sizi alsın o büyülü rifflerin diyarında size bir rüya yaşatsın dostlar. Eğer şarkının solo kısmında siz de gözlerinizi kapatıp telleri ve üzerinde gezen parmakları görüyorsanız, duygu selinde boğuluyorsanız, siz de benim gibi bir gitar adamısınız demektir.

Gitar dolu bir hayat dileğiyle...

Ben biraz kıl bir adamım aslında. Hamam böcüğünden huylanırım, insanların salgıladığı kirlerden huylanırım, eşyalarıma çok titiz bakar zarar gelmesine kıl olurum. Bunun zararı ise size aşırı rahatsızlık olarak yansır dostlar...

Bugün Bursa İskendercisi'nde güzel bir akşam yemeği yedikten (kazıkla birlikte tabi) sonra dolmuşa bindim eve gitmek üzere. Ama daha dolmuş gelmeden bir şeylerin ters gittiğini anlamalıydım. Önce arkadaşın bagajından çantamı alıp kapağı kapatırken elimi yaraladım, sonra dolmuş beklemeye başladım ve tam 20 dakika bekledim!!!

Dolmuşa girdim ve 10 YTL uzatıp "İncirli" dedim. En arka köşeye geçip kulaklığı taktım ve paranın artanını beklemeye başladım. Bir baktım bir vızıltı: ARI! Hayvanat bir şekilde içeri girmiş ama o şekilde dışarı çıkmayı akıl edememiş ne yazık ki. Cama kafayı dayamış tosunculuk oynuyor. Zaten yolculuk boyunca o hayvanın dibimde VIĞ VIZ VIRR diye uçup beni tedirgin etmesi yetmezmiş gibi daha bir de yanıma bir hödük oturdu.

Adam daha oturduğu anda kendini belli etti: bir baktım burnunda kazı ve onarım çalışması yapıyor. İğrenip öte tarafa baktım ama nafile. Adamdan öyle bir homurtu çıkıyor ki, kulaklığın arkasından duyuyorum. Sanırım parmakları geniş olduğu için burnu acıyordu biraz. Her neyse, adam kazı çalışmasına ara verdiğinde bir baktım ki hafiften öne kaykıldı. Gözlerimi aşağıya çevirdiğimde bir de ne göreyim! Adam çıkardığı madenleri işlesinler diye koltuğa sürüyor! Midem bulandı ve kusmak istedim.

Derken aklıma bir şey takıldı. Ben o köşeden çıkmak için o daracık alandan geçmek zorundayım ve ne yapıp edip o iğrenç şeye dokunmadan, temas etmeden geçmeliydim. O hödük dolmuştan indikten sonra onun bir yeni modeli bindi dolmuşa ve onun yerine oturdu ama o biraz daha insansı bir modeldi galiba. Onun kadar ileri gitmedi çünkü. Ben Allah'a dua ederken dualarım kabul oldu ve Hödük Code 2 indi dolmuştan, ve ben de durakta güvenle ve o madenden uzak bir şekilde indim.

Olay mahalinden koşarak uzaklaştım ve bir daha binmemek için Allah a dua ettim :D

Kelime: DEMEC
- Ben simdi masada oturdum veriyorum...
- Nasi yaaa ??
- Ya iste masada oturdum fotograf çekip yazi yazan tiplere falan veriyorum.
- Neee???
- Ya alla alla masada oturdum böyle herkese veriyorum!
- Pas be pas! of.. demeçti lan geri zekalilar...

Kelime: BARAJ
- Hani futbolcular kalenin önüne kurar maçta..
- Pusu...
- Yuh!
- Yuhh sana lan deve.

Kelime: HELIKOPTER
- Savasta yaralilari kurtarir!
- Doktor!
- Degil...
- Sihhiye!
- Degil, yukardan gelen bir sey...
- Ee... Allah?

Kelime: DERGAH
- Hani böyle insanlar ulvi bir amaç için bir araya gelir ayni mekanda...
- Grup!
- Çarpilirsin valla!
- Ha... Tamam trafo!
- Yav Allah'im yav.

Kelime: KADINBUDU
- Olm sen nesin ?
- Erkek !
- Tersi ?
- Kadin !
- Onun yeneni ?
- Çitir.
-Siktir lan.

Kelime: ESKIMO
- Kutupta yasarlar...
- (Hep bir agizdan) Ayiiiiiiiiiiii !
-Yok insan olanlari...
- Heeee... Eskimo !

Kelime: REPERTUAR
Anlatan, sarki söylemeye merakli bir hatundur ve Kelimeyi görür görmez bu özelligini iyi bilen hatun arkadasina dönüp sorar:
- Benim neyim genis ?
- Kalçan !

Kelime: TRAVMA
- Hani düsüp kafani kaldırım tasina vurursun da bi sey geçirirsin?
- Film seridi?
Grup: Çüsssssssss !

Kelime: TERLIK
- Neyle yürürsün ?
- Ayak !!!
- Heh hani böyle ayaklarin üsür altinda onlar olur böle yumsak yumsak
- Koyun !!!
- Yuh onun daha küçügü ya, koyun dedi hödük!
- Kuzu !!!
- Allah belani versin pas!

Kelime: DIZ
- Pantolonu nereye giyeriz ?
- Bacaga ?
- Hah, bacaklarimizin ortasinda ne vardir ?
- Oha !
- Ya Allahim ya Rabbim ?

Kelime: ZEBANI
- Allahin meleklerinden biri.
- Cebrail.
- Ilk üç harfi çizgili bir hayvanı çagiristiriyor.
- Zebrail? Ne oldu ? Olmadi mi ?

Kelime: DUVAK
- Kadinla erkek birlesmeden önce, erkegin kaldirdigi sey ?
- Oha!
- Ne oldu lan ?

Kelime: ISKALAMAK
- Dart oynarken neye atarsin ?
- Hedef tahtasina...
- Attin vuramadin mesela n'oldu?
- Hedefi vuramadim
- Tamam da nedir yani o olay ?
- Tutturamamak, kaçirmak.
- Hayir nedir baska ismi var onun ?
- Tam 12'den vuramamak!..
- Oldu, tamam. Ne yapalim abi, yoksa sabaha kadar sacmalayacak.

Kelime: TELEPATI
- Hani ben sana bir seyi anlatmaya çalisiyorum ama sözle degil beyin dalgalariyla falan...
- ihihih neydiiii.. Teletabi..!
-Tamam tele'si kalsin kedilerin eline ne denir?
- Buldum, telepence.
- Offf beee bi kere de bil be...

Kelime: TIMSAH
- Abi bööle hani kertenkele nedir?
- Hayvan
- Ne cins hayvani ?
- Sürüngen
- Ok abi bu kertenkelenin birkac beden büyügü....
- Ejderha
- ?!???!!(yuhhh)
- Afferin lan. Bildin.

Son Kelime eger bilinirse oyun ve hesap girecektir.
Süre son 10 saniye.

Kelime: LAMBADA
ekip1 bakan kisi: Aha sictiniz.
ekip2 anlatan kisi: Sen öyle san. Söyle bakalim Alaaddin'in cini  nerede yasar?
ekip2 anlayan kisi: Lambada.
ekip1 toptan: haskktirr...

Kelime: VAN GOGH ( kulak tabu Kelime )
- Abi bu kisi bir organini kesen bir sanatci ?
- Bülent Ersoy !!!

Kelime: MIRAS
- Simdi diyelim Misir'da deden var, bu artik yasamiyor, sana ne birakir?
- Piramit. ( Dedesi Tutankamon ya, onun icin pramit birakiyor )

Kelime: CUMHURIYET
- Atatürk ne kurdu?
- Kitap kurdu.

Kelime: UGUR DüNDAR
anlatan: Tv de program yapiyo hani yillardir ?
anlayan: Reha Muhtar? Ali Kirca?
anlatan: Yok yok sarisin mavi gözlü
anlayan: Atatürk?
biz: Iptal!

Kelime: KRAMP
anlatan: Hani futbolculara girer ?
dinleyen: Krampon.
gülme sesleri kesildiginde süre coktan bitmis, ama dinleyen aptal,
hala neden gülündügünü anlamiyor abi.

Kelime: SERüVEN
a: Abi, Macellan nasi biriydi ?
b: Ne biliyim iyi biriydi heralde (birinci kopus, ama duur)
a: Abi onu demiyorum neye düskündü bu ?
b: Kariya, kiza bi de ickiye olabilir mesela ? (pes)

Kelime: MISIR
kiz: Keops nerde??
Emre: Etiler'de !!!
kiz: Allah cezani versin Emre....
Emre: N'ooldu lan ?

Kelime: OKUL
- Biz nereye gideriz hergün ?
- Bara... diskoya... sinemaya... cafeye... bowlinge... alisverise...gezmeye.........
- Ay olmuyo bööle baska sekilde anlat.
- Ailemiz bizi nereye gidiyo biliyor ?
- Haaa okulaaa...

Kelime : ANNELER GüNü
- Cennet kimin ayaklari altinda ?
- Anne
- Tamam , hani onlarin özel bi zamanlari var , ne o ?
-  Adet...

Son birkaç senedir sık sık karşıma çıkan haberler kafamın karışmasına neden oluyor arkadaşlar.

İlk önce gördüğü dizilerden (Power Rangers) etkilenip kendisini uçmak için gökdelenden atan çocuk mu dersiniz, Duke Nukem daki bir sahneyi gerçekleştirmek için ailesini biçen genci mi dersiniz...

Fakat dikkat ettiyseniz bunlar genelde yabancı ülkelerde, özellikle de aile terbiyesi ve korumasının pek sıkı olmadığı yerlerde gerçekleşiyor. Şahsen ben bir kez bile oyunlarda gördüğüm psikopatça kan içeren sahnelere özenmedim. Özenenleri de ruh sağlığı açısından sağlıklı görmüyorum. Düşünsenize, "ben metrikisim" diye herif zıplıyor uçmak için :) Var mı böyle bir mantık yahu?

Haberlerin manşetleri şöyle:

  • Duke Nukem oyununu oynayan çocuk, sahneyi canlandırmak için ailesini öldürdü.
  • Kendisini Power Rangers sanarak kendisini 50. kattan attı.
  • Kendisini ... sanan ... 3 kişiyi öldürdü beş kişiyi yaraladı. Kaziantep'te meydana gelen olayda, katil zanlısı közaltına alındı, sonra geri salındı.

Alın size saçmalıklar. Buyrun siz karar verin. Ben çocukluğumdan beri oyun oynuyorum ama kimseyi öldürmedim ama elin yabancısı gidip ona buna saldırıyor uçmaya çalışıyor. Çıkmış bu dünyanın çivisi...

Bugün Büyük Adadaydım. Bir akrabam ve okuldan bir arkadaşımla gittik.

Gider gitmez ilk işimiz bisiklet kiralamak oldu. Geçen seferden edindiğim tecrübelerle direk olarak bildiğim bisikletçiye gidip oradan aldık bisikletleri. Hemen adanın sessiz, sakin ve yeşil arka tarafına doğru yollandık üçümüz. Yolda giderken bir çok eski evi görme ve fotoğraflarını çekme şansı yakaladım. Kimi evler çok eski ve bakımsızdı, kimisi ise eski model klasik arabalar gibi iyi bakımlı bir şekilde yıllara meydan okuyorlardı.

Birkaç saatlik bisiklet maratonunda yer yer biraz fotoğraf çekmek, biraz soluklanmak, biraz da manzaranın keyfini çıkarmak için durduk. Yoldaşlardan birisinin (adını veremeyeceğim) yoğun şikayet, mırıltı ve gurultularına dayanamayıp, koca adanın daha yarısını dolaşamadan meydana doğru yola koyulduk tekrar. Yolda şakalarla, bağırışmalarla ve kimi zaman da sessizlikle ilerliyorduk. Atların nal sesleri ve yaprakların hafif hışırtılarından başka birşey duymaz bir halde bir bankta oturduk ve biraz müzik dinledik.

Mola bittiğinde tekrar hızla yola koyulduk ve meydana varmadan bir tostcuya girip sosisli sandviçleri mideye indirdik. Uzun bir sohbet küründen ve etraftaki güzellikleri (!) gözlemledikten sonra bisikletleri iade etmek üzere meydana vardık. Sonra sahile inip önce batıya doğru yürüdük biraz. Orada fotoğraflar çekip biraz geyik yaptıktan sonra bu sefer de doğu tarafına yürümeye başladık.

Kah bir banka oturup denizi izledik, kah kalkıp tekrar yürüdük ve derken sahilde bir restoranın önünde biraz (!) büyük ebatlı bir kedi bulduk (22 kiloluk ufak bir kedicik işte). Kedi ilk bakışta Garfield'ı andırıyordu, ama daha sonra öğrendik ki onun kuzeniymiş uzaktan. Hayvanın fotoğrafını çekmeye başladım ben tabi, bizimkiler de kediyi sevip onla uğraşıyordu. Derken millet bizim ne yaptığımızı merak edip yanımıza geldi ve kediyi görünce "oha felan oldular". İnsanların "bu ne lan" şeklindeki tepkilerinden sonra bir baktım ki kedi sırt üstü yere yatmış, ayaklarını havaya dikmiş şirinlik yapıyor. Tabi insanların aklı gitti ve karnını okşamaya başladılar. Onlara hiçbir tepki vermeyen kedi durumundan hoşnut görünüyordu. Ne zaman ki ben kedinin karnına elimi yaklaştırıp diğerleri gibi onu okşamaya kalktım, kedi galiba kimliği -ben çocukken kedilere olan düşmanlığıyla ünlü olan "Alf Burak" olarak bilinirim- tespit etti. Ben noluyor ülenn demeye kalmadan bir baktım ki elimde derin bir savaş yarası ve üzerinden süzülen kanlar var! Hemen helikopterle gelen tıbbi yardım ekibi yaramı sardıktan sonra kediye nefret dolu bir bakış atıp yoluma devam ettim arkadaşlarımla.

Biraz çay, biraz sohbet ve biraz da yağmurun yağmasından gelen korkuyla artık gitme vaktinin geldiğini anladık. Vapur iskelesine doğru yollandık ve vapura bindik.

Vapurda çıktığımız üst katta biraz tombul bir bayanın yanına oturdu arkadaşlarım. Ben de aralarına oturdum. Ha ha ho ho yolculuk geçerken bir baktım ki tombul teyze de her iki lafımızın arasına bir sazan ustalığıyla dalıyor ve kendince hiper komik, süper zekice, dehşetengiz iğrenç esprilerini yapıyor ve yanındaki kendisinin tam tersi bir yapıya sahip olan arkadaşıyla "hüğahahahahhhaaaaahhhh" diye gülüyor. Bir süre sonra bu bayan bizden biraz yüz bulmuş olacak ki bize şaka filan yapmaya hatta işi ilerletip takılmaya başladı. Hatta bir yerde büyük bir cürret edip fotoğrafa poz verirken benle dalga geçmeye kalktı. Benim "hrrrr" sesiyle gösterdiğim dişlerimin keskinliğini görünce de vazgeçti ciklemekten ve yolculuk bitene kadar konuşmadı bir daha.

Sonra Eminönü'nde birşeyler yedikten sonra bindik otobüse ve evlere dağıldık. Ve şimdi de burada bu yazıyı yazıyorum. İşte böyle güzel bir gündü dostlar. Allah günümüzden geri koymasın cümlemizi. (Amin!)

Enstrümental Gitar Müziği: Jason Becker, Yngwie J. Malmsteen, Hasan Cihat Örter, Gipsy Kings, Gipsy Passion, Serdar Öztop
Kafa Ütüleyici, Hızlı, Metal Müzik: Children of Bodom, Dream Theater
Kaliteli Metal Müzik: Metallica, Megadeth, Anathema, In Flames, Santana (Hafif pop)
Blues: Eric Clapton, ZZ Top, BB King, Yavuz Çetin
Jazz: Jiri Stivin, Kerem Görsev

BurakGurbuz.com | Kişisel Portfolyo | Blog | Galeri | bblog PHP v5.00 | Tüm hakları saklıdır. İzin alınmadan kopyalanamaz